Temel Taleplerimiz

Temel Taleplerimiz


Aleviler’ in canıyla , malıyla verdiği top yekün mücadele sonucunda, tüm Anadolu halkıyla birlikte kurdukları, Türkiye Cumhuriyetinden talepleri.


1- Cem evleri Alevilerin İnanç merkezidir. Cem evleri diğer İbadethaneler (Cami, kilise, havra, sinagog, mescit) gibi yasal bir statüye kavuşturulmalıdır.
2- Okullarda okutulan ve Alevi çocuklarını da asimle eden ‘’Zorunlu Din Dersleri’’ kaldırılmalıdır.
3- Laik bir ülkede olmaması gereken Diyanet İşleri Başkanlığı kapatılmalıdır.
4- Alevi Köylerine Cami yaptırma uygulamasına son verilmeli ve Alevi Köylerindeki İmamlar geri çekilmelidir.
5- Madımak Oteli utanç- ibret müzesi olmalıdır.
6- Alevilerin Serçeşmesi olan Hünkar Bektaş Veli Dergahı ve Diğer Alevi Bektaşi Dergahları Alevi kurumlarına teslim edilmelidir.


EŞİT YURTTAŞLIK HAKKI İSTİYORUZ


1-ZORUNLU DİN DERSLERİNİN KALDIRILMASI TALEBİ 
Zorunlu Din Dersleri Kaldırılmalıdır


12 Eylül 1980 askeri darbesinin ardından 19 Ekim 1981’de; din dersleri fiilen zorunlu hale getirildi. 1982 Anayasa’sının 24. maddesi ile de anayasal güvenceye kavuşturuldu. 
1982 Anayasası, anti-demokratik koşullarda hazırlandı ve her alanda anti-demokratik bir sistemin inşası için kabul edildi. Toplum bu amaç doğrultusunda şekillendirilmeye başlandı. 
1982 Anayasası birçok alanda olduğu gibi, “din ve inanç özgürlüğü” alanında da devleti belirleyici hale getirdi. Bununla da yetinmedi kendisinin tercih ettiği ve Yeşil Kuşak Projesi’nin[1] bir gereği olarak “Sünni/İslam” anlayışını sistemli bir şekilde topluma dayatmaya başladı.
Bu dayatmanın başlıca aracı olan “zorunlu” Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi dersinin müfredatı, Diyanet İşleri Başkanlığı’nın denetiminde, “Sünni” anlayışa göre hazırlandı ve çocukların dini eğitimine geçildi. Bu ders ile başta Aleviler olmak üzere, farklı dini ve felsefi inanca mensup yurttaşların; dini ve felsefi inançları yok sayıldı, çocukları ayrımcılığa tabi tutularak; kendi kültürel değerlerinden, dini inanç ve felsefi görüşlerinden koparıldı, öz kültürlerinden uzaklaştırıldı ve bireyi oldukları topluma yabancılaştırıldı.


İlköğretimde okutulması zorunlu hale getirilen Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi dersi, öz itibariyle laiklik ilkesine aykırıdır. Ancak “Atatürkçü” geçinen cunta liderleri; “Atatürkçülük” ve “laiklik” adına, zorunlu din dersi uygulamasını, genç nesilleri dönüştürme ve asimile etme aracı olarak gördüler. Cumhuriyetin temel ilkesi olan laiklik ilkesini de, bu uygulama ve düzenleme ile sürekli ihlal ettiler.
Zorunlu Din Dersi uygulaması ile pedagoji de (eğitim bilimi ve çocuk psikolojisi) hiçe sayıldı. Bilim dışı uygulamalar ve hurafeler “çağdaş” eğitim olarak genç nesillere sunuldu. 
Çağdaş toplumların eğitim sistemlerinde kabul edilen; “nesnellik, çoğulculuk ve demokratik toplumun gereklerine uygunluk” ilkesi görmezden gelindi. Anayasanın “Eğitim ve Öğretim Hakkı ve Ödevleri” üst başlıklı 42. maddesinin 3. fıkrasında yer alan; “eğitim ve öğretim… çağdaş bilim ve eğitim esaslarına göre… yapılır” düzenlemesi yok sayıldı. Sünni/İslam propagandası esas alındı.
Uygulamaya konulduğu günden bugüne kadar, “Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi” dersi ile Alevi yurttaşların inançları hiçe sayıldı. Çocukları “Sünni/İslam” inancına göre yeniden şekillendirildi. “Sünni/İslam” inancının gereği/uygulaması olan “namaz kılma” Alevi çocuklarına zorla öğretildi. Aynı şekilde Alevi çocukları Ramazan ayında zorla “oruç tutmaya” zorlandı. Bu zorlamaya uymayan Alevi öğrenciler, dersin öğretmeni veya okul idaresi tarafından sınıflarda, diğer arkadaşlarının önünde azarlandı, hakarete uğradı, küçük düşürüldü. Hatta yer yer dövüldüler. Binlerce Alevi çocuğu, kendi dini inançlarına ve ritüellerine ters olan bu bilgi ve uygulamalar sonucunda Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi dersinden sınıfta bırakıldı.


Saydığımız uygulamalara kaynaklık eden 1982 Anayasası’nın 24. maddesi; içeriği, niteliği, varlığı ve yol açtığı sonuçlar itibariyle, bütünüyle laiklik ilkesine ve bu ilkenin gereklerine; temel hak ve özgürlükleri düzenleyen ulusalüstü sözleşmelere ve bildirgelere aykırıdır. 
Özelikle Anayasa’nın 24. maddesinin 4. fıkrasında yer alan “Din kültürü ve ahlak öğretimi ilk ve orta-öğretim kurumlarında okutulan zorunlu dersler arasında yer alır” hükmü; din ve vicdan özgürlüğünün ihlali niteliğindedir. 


Mayıs 2004’te yapılan değişiklik ile Anayasa’nın 90. maddesine; “Usulüne göre yürürlüğe konulmuş temel hak ve özgürlüklere ilişkin milletlerarası andlaşmalarla kanunların aynı konuda farklı hükümler içermesi nedeniyle çıkabilecek uyuşmazlıklarda milletlerarası andlaşma hükümleri esas alınır“ son fıkrası eklendi. Bu değişiklik ile Temel Hak ve Özgürlüklere ilişkin sözleşmelere kanun hükmü niteliği kazandırıldı. İç hukuk ile çatışması halinde uygulama önceliği verildi. Anayasanın 90. maddesindeki bu değişiklik sonrasında Anayasanın 24. maddesi Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin (AİHS) 9. maddesine, Ek 1 Nolu Protokolün 2. maddesine, Birleşmiş Milletler Medeni ve Siyasal Haklar Sözleşmesi’nin 18. ve 27. maddelerine, Çocuk Hakları Sözleşmesi’nin 29. ve 30. maddelerine aykırı hale geldi. Yine bağlayıcılığı olmamakla birlikte, etik uygulama ilkeleri niteliğindeki Birleşmiş Milletler Din ya da İnanca Dayalı Her Türlü Hoşgörüsüzlük ve Ayrımcılığın Kaldırılması Bildirgesi’nin 5/2. maddesindeki; “Çocuk, …ana babasının ya da yasal vasisinin isteklerine karşı din ve inanç öğretimi almaya zorlanamaz” hükmüne aykırı hale geldi. 


Tarafı bulunduğumuz Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi 9/1. maddesi ile “düşünce, din ve vicdan özgürlüğü hakkı”nı düzenlemektedir. Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi; “düşünce, din ve vicdan özgürlüğü hakkını” aynı zamanda temel insan hakları arasında kabul etmektedir. Bununla da yetinmemekte düşünce, din ve vicdan özgürlüğünü, demokratik toplumun temellerinden birisi olarak görmekte ve amaçlamaktadır. Bu amaç; laiklik ilkesinin doğal sonucu olarak devletin, belirli bir dini, resmi din olarak kabul etme yükümlülüğünü de ortadan kaldırmaktadır. Dolayısıyla devletin, herhangi bir dini veya inancı, zorunlu olarak öğretmesini de öngörmemekte ve yasaklamaktadır.


Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’ne Ek 1 Nolu Protokolün 2. maddesi “eğitim ve öğretim hakkı”nı düzenlemektedir. Bu madde; “Hiç kimsenin eğitim hakkı yadsınamaz. Devlet, eğitim ve öğretim alanında üstlendiği görevleri yerine getirirken ana babaların kendi dinsel ve felsefi inançlarına uygun bir eğitim ve öğretim sağlama hakkına saygı gösterir” hükmünü içermektedir. Bu düzenleme, eğitim ve öğretimin niteliğini ve kapsamını belirleme yetkisini devlete bırakmaktadır. Ancak buna paralel olarak sözleşmeye taraf devletin, çocukların eğitiminde ana-babanın tercihlerine saygı göstermesi gerektiğini de belirtmekte ve bu hakkı güvenceye kavuşturmaktadır.


Sözleşmede Taraf Devlete tanınan eğitim ve öğretimin niteliğini ve kapsamını belirleme yetkisi; devletin istediği dini veya inancı, resmi ve zorunlu olarak öğreteceği anlamına gelmemektedir. Tanınan yetki sistematik şekilde belirli bir dogmatik görüşün öğretilmesinden ziyade, demokratik toplumun gereklerine uygun, ideolojik ve tekçi olmayan eğitim ve öğretim hakkından herkesin eşit yararlanmasının sağlanmasıdır.


Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin; Kjeldsen/Danimarka, Campbell ve Cosan/Birleşik Krallık ve Zengin/Türkiye kararları; din öğretiminin belli bir doktrini iletmemesi, “programdaki bilgi ve bulguların nesnel, eleştirel ve çoğulcu biçimde yapılmasına dikkat edilmesi” gerektiği yönündedir. Yine bu kararlar; “eğitimsel çoğulculuk ilkesi” gereği çocuğun ana babasının dini veya felsefi inançlarına saygısızlık olarak değerlendirilebilecek nitelikte belli bir fikrin aşılanması amacını güdecek yaklaşımı yasaklamaktadır. 


Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi Angelini/İsveç ve Darby/İsveç kararlarında; AİHS’nin 9. maddesinin, aynı zamanda, zorunlu din bilgisi dersi bulunan okullarda, bu eğitimden muaf tutulma olanağının tanınması gerektiğini vurgulamıştır.


Bu itibarla Sözleşmeye ve Ek 1 Nolu Protokole taraf bulunan Türkiye’nin, “zorunlu din eğitimi” uygulamasını ve mevcut Anayasa’nın 24. maddesindeki düzenlemeyi; Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin Türkiye aleyhine verdiği kararına[2] ve içtihatlarına[3] rağmen sürdürmesi, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 9. maddesindeki “düşünce, din ve vicdan özgürlüğü hakkı”na aykırıdır. Bu uygulama ve yasal düzenleme Ek 1 Nolu Protokolün 2. maddesindeki “eğitim ve öğretim hakkı”na da aykırı ve sürekli ihlali niteliğindedir. Bu mevcut durum aynı zamanda Türkiye’nin yargı yetkisini tanıdığı, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin yargı yetkisinin de ihlali niteliğindedir. 


Türkiye’nin, “zorunlu din eğitimi”ni içeren Anayasa’nın 24. maddesindeki düzenlemeyi; kendi mahkemelerinin verdiği kararlara[4] rağmen sürdürmesi, Alevi çocuklarını asimile ederek zorla Sünnileştirme yönündeki uygulamaya devam etmesi; Türkiye’nin demokratik bir Devlet değil, bilakis tekçi ve dinci bir devlet olduğunun açık kanıtı niteliğindedir. Zira devletin, zorunlu din dersi uygulamasında bu kadar ısrarcı davranmasının ve direnmesinin başkaca izahı yoktur. Türkiye bu ayıptan biran önce kurtulmalıdır.


Hedeflediği muasır medeniyet seviyesine ulaşmış bulunan günümüz Demokratik Devletleri; yurttaşlarının kendi kültürlerini yaşatmaları, geliştirmeleri ve kimliklerinin asli unsurlarını, yani din, dil, gelenekler ve kültürel miraslarını korumaları için gerekli koşulları sağlamayı taahhüt eder. Bunu gerçekleştirmelerini sağlar. Bu itibarla toplumdaki mevcut farklılığı yani çok kültürlülüğü korumayı öngörürler. 


Yine demokratik devletler; yurttaşların asimilasyonunu amaçlayan politika ve uygulamalardan kaçınırlar. Bu kişileri; asimilasyonu amaçlayan her türlü eyleme karşı da korurlar. Demokratik Devletler; bu yaklaşım ile toplumsal entegrasyonu değil, ama asimilasyonu yasaklamaktadırlar. 
Demokratik toplumlar, devletin belli bir dinsel öğretiyi tüm vatandaşlarına zorunlu olarak öğretmesini de asimilasyon olarak görmekte ve yasaklanması gerektiğine inanmaktadırlar.
Türkiye; zorunlu din dersi uygulaması ile asimilasyonu amaçlamadığını ve hedeflemediğini, zaman yitirmeden gerçekleştireceği yasal düzenlemeler ve uygulamalar ile göstermelidir. Aksi durumda üyesi olmayı amaçladığı Avrupa Birliği’nin üyesi olma yeterliliğine ve kapasitesine sahip olmadığını bir kez daha teyit etmiş olacaktır. 


Alevi Bektaşi Federasyonu’nun Çözüm Önerisi


Devletçe bir asimilasyon aracı olarak kullanılan; zorunlu din dersleri eğitimine ilişkin uygulama, Alevi çocukları için aynı zamanda bir zulümdür. Bu zulme ve asimilasyona bir an önce son verilmelidir. İlköğretim 4. sınıftan itibaren zorunlu olarak okutulan “Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi” dersi, eğitim programından derhal çıkarılmalıdır. 


Bu itibarla; 
(1) Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi dersi yerine; ilköğretim 7. sınıftan itibaren 11. sınıfa kadar; “Din Dersi” adıyla değil, “Din Bilgisi Dersi” adıyla; talepte bulunan ebeveynin çocuğuna “dini veya felsefi inancının” öğretilmesini amaçlayan, “objektif, çoğulcu ve demokratik toplumun gereklerine aykırı olmayan” bir eğitim, seçmeli ders kapsamında verilmelidir. 


(2) Seçmeli olarak verilecek bu derse öğrenci; velisinin talebiyle ancak katılabilmelidir. Ebeveynin talebi derse “katılmaya” yönelik beyan içermelidir. Yani ebeveynin talebi derse “katılmamaya” yönelik beyan içermemelidir. Zira ebeveynin talebinin derse “katılmamaya” bağlanması demek, bu dersin fiilen zorunlu olması demektir. Bu sonucu doğurabilecek yöntemlere izin verilmemelidir. 


(3) Seçmeli olarak verilecek bu ders; mevcut eğitim programında yer verilen derslerin saatlerini azaltmayacak şekilde düzenlenmeli, sınıf geçmede etkili olmamalı ve bu derse ait notlar, yılsonu not ortalamasına etki etmemelidir.


(4) İlköğretim 7. sınıftan itibaren 9. sınıfa kadar okutulacak dersin programı; bütün dinler hakkında nesnel bilgiler içerecek şekilde; herhangi bir din ve inanca ait ayet, dua vb. şeyler ezberletilmeden, uygulamaya geçirme amaçlı ibadet şekli gösterilmeden; dinlerin ve inançların sahip oldukları ritüeller, bunların ortaya çıkış koşullarının, tarihsel ve toplumsal zeminlerinin tartışıldığı, karşılaştırmaların yapıldığı ve bu konuların felsefi ve toplumsal sorunlarla bağlantı kurularak ele alındığı bir içerikte olmalıdır. 


(5) Lisenin ilk yılı olan 9. sınıftan 11. sınıfa kadar okutulacak dersin programı; toplumda var olan inançlara dair nesnel, eleştirel ve çoğulculuk prensibi temelinde bilgilere de yer vermeli ve ilgili inanç bilginlerinin katılımıyla hazırlanması kaydıyla, inançlara ilişkin uygulamaya dönük bilgilerin de verildiği içerikte olmalıdır. 


(6) Bu dersin eğitimi verilirken; “din veya felsefi inanç” propagandası yapılmamalıdır. Devlet, tüm dini ve felsefi inançlara eşit uzaklıkta, kör, sağır olmalı ve tarafsız davranmalıdır. 


(7) Dersin müfredatı hazırlanırken her dinin veya felsefi inancın mensuplarının görüşlerinin alınması sağlanmalıdır. Dersin içeriği; konunun uzmanları, araştırmacılar, uygulayıcılar, kurumlar ile birlikte, interdisipliner yöntemle hazırlanmalı ve belirlenmelidir. Alevilikle ilgili okutulacak dersin müfredatının hazırlanması sırasında Alevi Bektaşi Federasyonu’nun da görüşü alınmalı ve ders kitapları birlikte hazırlanmalıdır. 


(8) Bu seçmeli dersin eğitimini verecek öğretmenler; okutulacak ilgili dinin veya felsefi inancın kurumları ile birlikte belirlenmelidir.


2- DİYANET İŞLERİ BAŞKANLIĞI’NIN KALDIRILMASI TALEBİ 


Diyaneti İstemiyoruz


İnanmak ya da inanmamak her kişinin kendi tasarrufundadır. Dışarıdan hiç kimsenin ve kurumun buna müdahil olma hakkı yoktur. İnanmak, inanan ile inanılan arasında son derece öznel hoş bir muhabbet alanıdır. Bu alana girmeye hiç kimsenin, hele hele devletin hiç hakkı yoktur. Laik Devlet, dini örgütleyemez, dine yatırım yapamaz, dinler ve inançlar arasında fark gözetemez. Kimi inançları kendine daha yakın, kimilerini daha uzak göremez. Laik Devlet, kamu işlerini yürütürken dini kuralları referans alamaz, yurttaşların inanç endeksli yaşamlarını formüle edemez. Olsa olsa inanç sahiplerinin inançlarının gereklerini özgür ve eşit koşullarda yerine getirmelerinin olanaklarını sağlar, hakkın özüne dokunmamak kaydıyla onların özgürlük alanlarının sınırını yasa ile belirler. Bu devletin görev ve sorumluluğudur. Laik Devletin dini olmaz. Zira Laik Devlet, tüm din ve inançlara eşit uzaklıkta, bir örgütlenme modelidir. 
Laiklik; özce; din ve devlet işlerinin birbirinden ayrılması ise de, esasen yönetme erkinin ve iktidarın kaynağının ilahi güçten alınarak halka verilmesidir. Laikliğin kaynağında halk egemenliği vardır. Laik Devlet, halkın dini ile uğraşmaz. Onu egemen din haline getirmeye çalışmaz. Halk egemenliğini iktidar erki haline getirir. Bu yapısı itibariyle Teokratik rejimlerin karşıtı bir rejim ve yönetim biçimidir.


Laikliği nitelikleri arasında sayan bir devletin öncelikle resmi dini olamaz. Zira “Devlet” soyut bir kavram olduğu kadar, içinde yaşayan bireylerin ortak yönetme aygıtıdır. Dolayısıyla Devletin bütün dinlere ve inançlara eşit uzaklıkta durması zorunlu olduğu gibi, bir dini diğerine üstün tutması ve bir inancı diğerine tercih etmesi söz konusu olamaz. Aksi tutum laik devlet yapısı ile asla bağdaşmaz. Diğer taraftan Devlet, yurttaşlarının kendilerince inançlarını özgürce yaşayabilecekleri ortamı da sağlamakla yükümlüdür.


Alevilerin; devletten ve hükümetlerden beklentisi, Diyanet İşleri Başkanlığı bünyesinde Alevilere yer verilmesi, “Alevi Diyaneti Kurulması” değildir. Zira Aleviler, Diyanet İşleri Başkanlığı gibi bir kurumun laikliğin özüne aykırı olduğunu, laiklik ilkesini zedelediğini ve bu yapının varlığının, vatandaşlar arasında eşitsizliğe yol açtığını yaşayarak görmektedirler.


Türkiye Cumhuriyeti, kendini Osmanlı Devleti’nin enkazı üzerine inşa ederken; Saltanat ve Hilafeti kaldırdı. 3 Mart 1924 tarihinde Diyanet İşleri Reisliği’ni kurdu. Kurucu irade, bu yolla giderek Cumhuriyeti laikleştirme ve çağdaş normlara kavuşturma hedefine ulaşma amacını güdüyordu. Yoksa Diyanet İşleri Reisliği’ni, bugünkü yapısı oluşsun diye kurmadı. 
Diyanet İşleri Reisliği’nin kurulmasını o günün koşullarında anlamak mümkün olsa bile; bugün itibariyle varlığını sürdürmesini kabul etmek mümkün değildir. Gelinen aşama itibariyle kaldırılması demokratik bir zorunluluktur. Çünkü bu kurum 85 yıldır sadece Sünni inancına mensup yurttaşlara hizmet vermektedir. Bu yapının varlığı ile dine ve dindarlara müdahale devlet eliyle yasallaşmaktadır. 


Diyanet İşleri Başkanlığı’nın devasa bütçesi ve kadrosunun sadece Sünni inancına mensup yurttaşların hizmetinde olması bir haksızlık olduğu kadar, anayasamızda değinilen laiklik ilkesine de aykırıdır. Bu ülkede Aleviler ve başka inanç mensuplarından alınan vergilerle bu kurumun finanse edilmesi bile tek başına yurttaşlar arası ayrımcılık olduğuna açık kanıt niteliğindedir. 


Diyanet İşleri Başkanlığı zamanla, Osmanlı İmparatorluğunda bulunan Şeyhüslamlık Makamı’na dönüştürüldü ve “Fetva Kurumu” haline getirildi. Mahkemeler bile farklı inanç mensuplarının davalarına baktığında Diyanet İşleri Başkanlığı’ndan görüş sormakta, verilen cevaplara göre hüküm kurmaktadır. 


Diyanet İşleri Başkanlığı’nın kaldırılması halinde kimi tarikatların, cemaatlerin denetimsiz kalacağı, Laik Cumhuriyeti tehdit edeceği yönündeki fikirler ise bir safsatadan ibarettir. Zira bu yaklaşımlar mevcut işleyişi meşrulaştırma çabasıdır. Kaldı ki Türkiye Cumhuriyeti kendisini savunacak güçtedir. 


Alevi Bektaşi Federasyonu’nun Çözüm Önerisi
Avrupa Birliği’ne üye ülkelerin uygulamaları ile asla bağdaşmayan, Diyanet İşleri Başkanlığı kaldırılmalıdır. Personeli Devlet Personel Daire Başkanlığı’na, mal varlığı ise devletin başka kurumlarına aktarılmalıdır. 


Bu itibarla; 
(1) Diyanet İşleri Başkanlığı’nın yerine; hiçbir dini ve inancı finanse etmeyen, görevi sadece din ve inançlar arasında diyalogu sağlayan ve bu amaçla gerekli denetimleri kamu düzeni, kamu güvenliği ve kamu sağlığı açısından yapan Din ve İnanç İşleri Üst Kurulu kurulmalıdır.
(2) Avrupa Birliği’ne üye ülkelerde olduğu gibi “înanç vergisi” adı altında, kişinin iradesine bağlı bir vergi tarhı getirilmelidir. 
(3) Gönüllülük ve beyan esasına göre toplanacak bu vergi; hukuken meşru kabul edilen inanç gruplarına ve kurumlarına kendi alt yapı hizmetlerini karşılamak üzere aktarılmalıdır. 
(4) Toplanan vergiler amacı dışında kullanılmamalıdır. 
3-CEMEVLERİ’NİN İNANÇ MERKEZİ OLARAK YASAL STATÜYE 


KAVUŞTURULMASI TALEBİ 


Cemevleri Alevilerin İnanç Merkezidir


Temel Hak ve Özgürlüklerin Korunmasına İlişkin Sözleşmeler; hiçbir kişiye, kuruma veya devlete, bir dinin veya felsefi inancın kapsamını, içeriğini, şeklini ve o dini inancın gereklerinin ifa edildiği merkezini ya da mabedini belirleme yetkisi vermemektedir. Birey sahip olduğu dini veya felsefi inancı, istediği gibi tarif etme ve yaşatma hakkına sahip olduğu gibi, dini inancının gereği olan ibadeti de nerede, nasıl ve ne şekilde yerine getireceğini de belirleme hakkına sahiptir.


Devlet; dini inancın ifasına, şekline ve mekânına karışamaz/karışmamalıdır. Devlet, yalnızca dini veya felsefi inancın yaşatılması, sürdürülmesi veya uygulanması sırasında kamu düzeninin ihlal edilip edilmediğine bakmalı ve buna göre önlemlerini almalıdır. Birey sahip olduğu dini veya felsefi inancın gereklerini; kamu düzeni, kamu güvenliği ve kamu sağlığı ihlal edilmeksizin, ister tek başına isterse topluca yerine getirmekte ve yaşamakta özgür olmalıdır.


Binyılı aşkın bir süredir ki Aleviler, inanç merkezi olarak Cemevlerini kabul etmekte ve Cemevlerinde ibadetlerini yerine getirmektedirler. Alevilerin yaşadıkları topraklar üzerinde sayısız iktidarlar ve yönetimler gelip geçti, ancak Alevilerin ibadet yerleri hiç değişmedi ve değiştirilemedi.


Osmanlı İmparatorluğu’nun baskıcı dönemine gitmeye hiç gerek yok, yakın zamanda Cumhuriyetin kuruluşundan kısa bir süre sonra Aleviler, yok sayılmaya ve hor görülmeye başlandı. İbadet yerleri ve inançlarının gerekleri yasaklandı. İnanç önderleri yasadışı ilan edildi. 
Cumhuriyetin kuruluşundan günümüze kadar süregelen bu uygulamanın ve yaklaşımın sonucudur ki devlet; Alevilerin ibadet merkezi olan Cemevlerini tanımadı, yurttaşının din, inanç ve vicdan özgürlüğü hakkını ihlal etti. Bu uygulamaların başında, verdiği fetvalar esas alınan, ancak laik devlet yapısı ile asla bağdaşmayan Diyanet İşleri Başkanlığı bulunmaktadır. 
Anayasanın 10. maddesi; “Herkes, dil, din, ırk, renk, cinsiyet, siyasi düşünce, felsefi inanç, mezhep ve benzeri sebeplerle ayırım gözetilmeksizin kanun önünde eşittir” ilkesine yer vermektedir. Anayasanın bu açık hükmüne rağmen, Cumhuriyetin kuruluşundan buyana, Aleviler “eşit yurttaş olma” olanaklarından hiçbir şekilde yararlanamadılar. Bununla da kalınmadı, Alevilik inancı yasaklandı, hakarete uğradı ve aşağılandı. 


Aleviler “ibadet etmek için Cemevi istiyoruz” diye taleplerini dile getirdiklerinde, Diyanet İşleri Başkanlığı, “Müslümanların ibadet yeri Camidir, Cemevi Caminin alternatifi olamaz” diyerek görevi olmadığı halde bu talebe karşı çıktı. Toplumun tek inanç belirleyicisinin kendisi olduğunu açıkça gösterdi. Bu yaklaşımın sonucunda; Alevi yurttaşların, inançlarını ifade etmeleri, inanç merkezlerini inşa etmeleri, kültürel kimliklerini korumaları sürekli engellendi. Yine bu yaklaşımın sonucudur ki Alevi toplumunun inanca dayalı sorunlarının çözümü de sürekli ertelendi. 
Eşit birer yurttaşı olmak istediğimiz Türkiye Cumhuriyeti devleti, içinde bulunduğumuz milenyum çağında dahi, Alevilerin ibadet merkezi olan Cemevlerini tanımaya ve saygı göstermeye yanaşmamaktadır. Cemevlerimizi kimi yerde yasadışı, kimi yerde ise inanç merkezi dışında yalnızca kültür merkezi olarak kabul etmektedir. Bu yaklaşım Alevi toplumu açısından kabul edilemez niteliktedir.


Başta Diyanet İşleri Başkanlığı olmak üzere devlet kurumlarının bu tavrı Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin içtihatlarına aykırıdır. Zira Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi Manoussakis ve Diğerleri/Yunanistan ile Hasan ve Chaush/Bulgaristan kararlarında; “…çoğulcu bir demokratik toplumda dini inaçların meşruluğuna veya bu inançların açıklanma şekillerine ilişkin devlet tarafından yapılacak her türlü değerlendirmenin, devletin çeşitli dinler ve inançlar karşısında tarafsızlık görevine aykırı bulunduğunu” açıkça vurgulamaktadır. 


Tüm yurttaşlardan olduğu gibi Türkiye’de yaşayan Alevilerden de eşit vergi alınmaktadır. Toplanan vergilerin büyük bir bölümü Genel Bütçeden Diyanet İşleri Başkanlığı’na ayrılmaktadır. Diyanet İşleri Başkanlığı, kendisine tahsis edilen devasa bütçesi ile “Sünni” inancın dışında kalan tüm inanç mensuplarını ve Alevileri hiçe sayarak, ayrımcılığa tabi tutarak din hizmeti vermektedir. Kamu hizmetinin eşit dağıtılması için yurttaşlardan toplanan vergilerle yalnızca “Sünni” din anlayışı finanse edilmektedir. 


İmar Kanunu’nda değişiklik yapılarak mevcut “Cami” sözcüğü “ibadet” olarak değiştirilmesine rağmen, yasada hiç değişiklik yapılmamışçasına uygulamada sadece Sünni inancının ibadet merkezi olan Camilere, Düzenleme Ortaklık Payı (DOP) kapsamında arsa tahsis edilmektedir. 
Yasalar önünde eşit oldukları sıkça vurgulanan, ancak gerçekte eşit haklara sahip olmayan, sayıları milyonlarla ifade edilen Aleviler; bu çağdışı mantık ile görmezden gelinmekte ve kimlikleri tanınmamaktadır. Daha da önemlisi Alevi inancı ve inanç merkezi olan Cemevleri de yok sayılmaktadır. Oysa Alevilerin inanç merkezi olan Cemevlerinin, yasal statüye ve kurumsal güvenceye kavuşturulması “din ve inanç özgürlüğü hakkı”nın bir gereğidir. Bu yaklaşım demokratik, laik bir sistemin varlığının da temel koşuludur. 


Alevi Bektaşi Federasyonu’nun Çözüm Önerisi


Alevilerin ibadet yeri Cemevleri’dir. Cemevleri, hiçbir inanç merkezine alternatif olmadığı gibi, Camilere de alternatif değildir. Alevilik, her dine, her inanca ve her insana aynı nazarla bakan, onları eşit gören bir inanç ve kültürdür. Aleviler inançlarının gereği olan ibadetlerini, cemlerde dedelerinin huzurunda, cemal cemale yaparlar. 


Bu itibarla; 
(1) Alevilerin ibadet yeri olarak kabul ettikleri Cemevleri devlet tarafından yasal olarak kabul edilmeli ve Cemevlerine yasal statü verilmelidir. Bunun için gerekli tüm yasal düzenlemeler yapılmalıdır. 
(2) İmar Kanunu’nun 18. ve Ek 2. maddesindeki “ibadet yeri” düzenlemesine uygun olarak Düzenleme Ortaklık Payı kapsamında ibadet merkezlerine ayrılacak arsalardan Cemevlerine de arsa tahsis edilmelidir.