Sivas'ın Işığı Sönmeyecek!
Alevilik Demokrasi, Adalet, Özgürlük Güncel Haberler Hubyar Sultan İnanç Özgürlüğü Madımak Katliamı

Sivas’ın Işığı Sönmeyecek!

2 Temmuz 1993 yılında Sivas Madımak Oteli’nde yakılarak katledilen canlarımızı 28. yılında İstanbul Kadıköy’de andık. Pir Sultan Abdal Kültür Derneği İstanbul Şubeleri’nin çağrısı ile yapılan anmaya derneğimiz adına Genel Sekreterimiz Yeşim Kantekin katıldı.

Yapılan açıklamada insanlık suçunun zaman aşımının olmayacağı; bu katliama sebep olan, göz yuman, önlenmesi için hiçbir tedbir almayan sorumluların ve faillerin derhal yargılanması gerektiği vurgulandı.

Hubyar Sultan

Veli Baba Anşa Bacı

VELİ BABA – ANŞABACI  


Kesin doğum tarihi belirlenemeyen Veli Baba; Anadolu’nun
fethinden sora bu bölgeye gelen Oğuz Türklerinin Kayı boyuna bağlı Beğdilli
aşiretinden olup, 1800-1864 yılları arasında Tokat’ın Zile ilçesi Acısu köyünde
yaşamış, Hubyar sultan yoluna hizmet ederek bölgedeki Alevi Sıraç
topluluklarına liderlik yapmış Anadolu erenlerindendir.
Zaman içinde Hubyar Sultan ın izlediği yolda gerek şeriat
hükümlerince alevi toplumu üzerinde sindirme politikaları izleyen Osmanlı
devletinin çabaları, gerekse tekke ileri gelenleri arasındaki iç
hesaplaşmalardan dolayı meydana gelen otorite boşluğu nedeniyle başsız kalan ve
arayış içine giren alevi Sıraç kitlelerin taleplerine Veli Baba’dan önce
türbesi bugün Zile ilçesi Çayır köyünde bulunan Hacı Şeyh isimli ermiş zat
cevap verebilmiş ise de Hacı Şeyh in bu çabaları ancak kendi ömrü ile sınırlı
kalmıştır.
Veli Baba nın babası olan Kurt Hasan da Hacı şeyh’in talibi
(müridi ) olup Veli Baba henüz çocukluk yaşlarında iken piri Hacı Şeyh in
ziyaretinden dönüş yolunda zamanın eşkıyaları arasındaki bir çatışmada kalarak
kör bir kurşunla hayatını kaybetmiştir. 
O dönemde Yozgat ın Çekerek ilçesine bağlı Sarıköy köyünde yaşayan ve
pek çok deyişlerimizin şahbeytinde adı geçen Sofuoğlu (Bektaş sofu )
üstadımızın hizmetinde bulunan Veli Baba , Hubyar Sultan yolunu Sofuoğlu’ ndan
öğrendikten sonra arayış içinde bulunan Alevi Sıraç kitlelerin etrafında
toplandığı bir lider konumuna gelmiştir.
Çok kısa bir zaman içersinde başta Zile ilçesine bağlı
Üçkaya köyü olmak üzere Yozgat ,Sivas ,Amasya , Çorum, Tokat bölgelerindeki
hubyar ocağına bağlı bütün Sıraç köyleri Veli Baba ya biat etmiştir. Hubyar
tekkesinin bulunduğu köy de kendisine biat etmiş olup veli Baba Hubyar
Tekkesinde üst üste üç yıl cem yürütmüştür. 
Zamanın Hubyar tekkesi ileri gelenlerinden Hatip Efendi de bizzat Veli
Baba nın hizmetine girmiş, hatta Veli Baba nın hak dünyaya göçmesinden kısa bir
süre önce türbesinin yapımında kullanılacak ahşap malzemenin dağdan odun olarak
kesilip getirilmesi ve tahta haline getirilmesi çalışmasında da bizzat
bulunacak kadar Veli Baba’ ya yakın bir konuma gelmiştir.  
Veli Baba ocağına bağlı Sıraç aşiretinin çevredeki diğer
Aleviler tarafından Anşa Bacılılar olarak adlandırılması ve Veli Baba dan çok
evsahibi (eşi) Anşa Bacı nın anılması bu noktadan itibaren başlar. 
Şöyle ki;  Veli Baba
nın Hak dünyaya göçmesinden sonra nasıl ki eski Türk devletlerinde hatun’lar
hakan’ların yanında kocaları ile beraber ülkesini yönetiyor ise, eski bir Türk
geleneği olan toplumun içinde kadının yüce rolü burada da kendisini gösterir ve
Veli Baba nın evsahibi (hanımı) Anşa Bacı aşiretin yeni lideri olur.  Ancak bu durum fazla uzun sürmez çünkü
birtakım çevreler bundan hoşnutsuzluk duymaya başlamıştır ; Veli Baba nın
hizmetinde bulunan Hatip Efendi nin önderliğindeki Hubyar Ocağına bağlı Dedeler
çevre köylerdeki taliplerinin(müritleri) de imzalarını alarak Anşa Bacı’yı
Kızılbaşlık propagandası yaptığı suçlaması ile zamanın Osmanlı hükümetine
şikayet ederler.  Artık Anşa Bacı için
sürgün yıllarının başlangıç zamanı gelmiştir; Yanında çocukları Ali Baba,
Hüseyin Baba ,Hasan Baba ve damadı Köseoğlu İbrahim Baba ile birlikte yargılama
prosedürüne yönelik emirler gelinceye kadar altı ay boyunca Tokat ta mecburi
iskana tabi tutulur.Aile Tokat ta altı ay boyunca sorguya çekilir ve işkence
görür. Daha sonra deniz yolu ile İstanbul a gönderilmek üzere Samsun a doğru
yola çıkarlar.Bu sırada rahatsızlanan büyük evladı Hüseyin Baba köyüne geri
gönderilir. Döndükten kısa bir süre sonra da 28 yaşında hak dünyaya göçer.
İstanbul a getirilen Anşa Bacı ve evlatları bir yıllık bir yargılama döneminden
sonra zamanın padişahı ikinci Abdulhamit hükümeti tarafından sürgün cezasına
çarptırılır. Buradan deniz yolu ile belli başlı sürgün yerlerinden olan ve
Bugün Suriye sınırları içinde bulunan Şam ın Rakka bölgesine gönderilirler.
Aile oradaki geçimini Ali Baba , Hasan Baba ve Köseoğlu İbrahim Baba nın
çalışarak kazandığı gündeliklerle sağlar. Hatta o zaman 15 yaşında olan Hasan
Baba uluslararası sularda seyahat eden gemilerde çalışarak kazandığı para ile
ailesinin geçiminine yardımcı olur .  
Üç yıllık sürgün hayatından sonra Anşa Bacı ve evlatları
Kerbela ve Necef gibi kutsal yerleri de ziyaret ederek Samsun üzerinden tekrar
Acısu köyüne dönerler.Dönüş sırasında Sıraç aşireti büyük bir coşku ile
kitleler halinde Anşa Bacı ve evlatlarının Amasya önlerinde karşılarlar.  Tekrar Veli Baba nın postuna oturan ve Hubyar
Sultan yolunu devam ettiren Anşa bacı hicri 1303 (miladi 1887) yılında Hak dünya
ya göçer. 
Veli Baba ve Anşa Bacı dan gelen Kurtoğlu ocağının soy
kütüğü şu şekildedir:  Veli Baba ve Anşa
Bacı nın çocukları : Hüseyin Baba, Ali Baba, Hasan Baba, Fidan Bacı, Hatuh
(Hatice ) Bacı Ali Baba nın çocukları : İsmail Baba, Hurşit Baba,Senem Bacı,
Elif Bacı,Hatir Bacı,Seycan Bacı  Hüseyin
Baba nın çocukları : Aziz Baba, Mehmet Baba,Mustafa Baba, Ahmet Baba ,Ali Baba,
İlyas Baba,Fatma Bacı,Gülizar Bacı  Hasan
Baba nın çocukları: Apul (Abdullah) Baba, Rüstem Baba, Behcet Baba, Hatice
(hatuh)Bacı,Endem Bacı,Gönül Bacı  Bugün
çevredeki diğer Alevi ler tarafından Anşabacılılar olarak adlandırılan ve Veli
Baba nın kurduğu Kurtoğlu ocağına bağlı Sıraç toplulukları Veli Baba soyundan
gelen babalara görülmekte olup her köyde bir veya daha fazla sayıda sofu
bulunmaktadır. Baba nın olmadığı zaman sofular gerekli hizmetleri yapabilmekte
ve cemleri yürütmektedirler. Hatta baba nın bulunduğu cemde de cemi sofu
yürütmektedir. 
Ülkemiz genelindeki toplumsal yozlaşmanın sözde aydınlarımız
tarafından medeniyet ve ilerleme olarak değerlendirildiği son 25 yıllık bir
zaman dilimini dikkate almazsak Veli Baba ocağına bağlı Sıraç Alevilerinin
(Anşa Bacılılar) Hubyar Sultan a bağlı Sıraç toplulukları içinde geleneklerine
sıkı sıkıya bağlı bir topluluk olduğunu ve Hubyar ocağına bağlı dedelerden
farklı olarak;  Baba, dede, ocak, aile
farkı gözetmeksizin alevi halka karşı topyekün katliamlar ve sinsi asimilasyon
politikaları uygulayan, Kızılbaş kelimesini bir hakaret olarak halka lanse eden
ve türlü iftiralarla Alevileri küçük düşürerek asimilasyonu kolaylaştırmayı
kendisine ilke edinen Osmanlı yönetimi ile hiçbir zaman işbirliği yapmadığını
söyleyebiliriz.   
23/10/2005 Rüstem oğlu Ali Kurt 

Yazarın notu: Gerçekler böyle iken ; Büyük bir kitleyi
temsil eden, binbir badire ile, çile ile zorluklara, şeriat ın zulmüne, Osmanlı
nın zulmüne göğüs geren eski Türk devletlerinde olduğu gibi, Cengiz Han ın
annesi gibi kocasından sonra onun yolunda başı dik ilerleyen bir türk annesine
ve katliamlarla beraber sistematik asimilasyon politikaları ile inanç ve
geleneklerinden yozlaştırılmaya çalışılan Sıraç Alevilerini kimliklerini
kaybetmeden Hubyar Sultan ın yoluna tekrar kazandıran Veli Baba ya karşı bazı
yazarlar ; Özellikle alevi olduğunu iddia eden ve alevi bir ailenin çocuğu
olmak dışında Alevilikle alakası bulunmayan sözde yazarlar değişik zamanlarda
çeşitli kitle iletişim araçları vasıtası ile arsızca saldırılarda
bulunmuşlardır.   Bu saldırılar öyle
boyutlara ulaşmıştır ki, Hubyar Sultan yolunda davul çalmanın günah olduğu
inancında olan Veli Baba ve Onun ocağına bağlı Sıraç Alevilerinden bihaber
birtakım zavallı insanlar Veli Baba yı karalamak amacıyla düğünlerde davul
çaldığını iddia ederek “Davulcu Veli” diye hitap eder duruma gelmişlerdir. Oysa
50’li yaşların üzerindeki her Sıraç aşireti mensubu alevi bilir ki Veli Baba
nın yolunda Kurtoğlu Ocağı’na bağlı köylerde düğün törenleri davul zurna ile
değil, Orta Asya daki ulusal çalgımız kopuz un Anadolu da daha da geliştirilmiş
bir türü olan bağlama eşliğinde yapılan semahlarla, aşıkların söylediği
güzellemelerle yerine getirilir. Tüm bu çirkin ve ahlaksız saldırıları şiddetle
kınıyor, her şeyden önce birlik ve beraberliğe daha çok ihtiyacımız olan böyle
bir dönemde büyük kitlelerin saygı duyduğu böyle yüce kişilere karşı yapılan
onursuz iftiraların hangi amaca hizmet etmek uğruna yapıldığı ve kimlere yarar
sağlayacağı konusundaki yorumları siz değerli okuyuculara bırakıyorum  
Saygılarımla
Ali Kurt 

Hubyar Sultan

Sıraç Sözcüğünün Anlamı

Sıraç sözcük olarak birleşik bir kelimedir. Sır; giz, gizli anlamındadır. Aç sözcüğü ise açmak filinden gelmektedir. Sıraç; gizliliği kaldır aç anlamına gelmektedir. Tasavvufi anlamda ise Sıraç iki şeyi ifade etmektedir. Birincisi Sıraç; sırra vakıf olan, sırrı ifşa etmeyen ketum anlamındadır. İkincisi Sıraç; Hak-Muhammed-Ali yolunda sırr perdesini açıp kaldıran, gönül gözü açık üryan olan, gönül gözü ile Hakk’ı gören demektir. Osmanlı Tapu Tahrir Defterleri’nde Sarac (sırac) Cemaati’nın Tokat bölgesinde olduğu belirtilmektedir.
Sırac, Sarac, Sırak, Sarak, Sürek adları Tükmen oba adlarıdır. Anadolu, Azebaycan ve İran’da bu ad ile anılan yer ve oymak adları vardır.
** Ege Göç kavimleriyle Batı Anadolu’yu istila eden Frigler Tokat yöresindeki çekerek Tozanlı, Kelkit çayı boylarında kurulu Hitit kentlerini işgal etmişlerdir. M.Ö. 8 ve 7. yy da yüksek düzeyde bir uygarlık kurmuşlardır. Maşat höyükte Frig dönemine ait yapılar ve çeşitli eşyalar bulunmuştur.
Frigya uygarlığının yaratıldığı dönemde “Ana Tanrıça İnancı” etkisinin doruğuna çıkmış, Ana Tanrıça adına tapınaklar, kutsal alanlar yapılmış, dinsel törenler düzenlenir olmuştu. Bu dönemde Ana Tanrıça ile ilgili olarak anlatılan bir efsane, Tanrıça’ya nasıl tapıldığını da anlatmaktadır.
Efsaneye göre, Ana Tanrıça (Kibele), Attis adlı bir delikanlıya aşık olur. Attis, Ana Tanrıça’nın kendisine karşı duyduklarından habersiz, Pessinus (Ballıhisar) kralının kızıyla evlenme hazırlığındadır. Düğün yeri kurulmuş, düğüne çağrılı tüm konuklar yerini almıştır. Gözünü aşk bürüyen Ana Tanrıça, olanca görkemiyle birden düğün yerinde ortaya çıkar. Ve tanrısal gücünü kullanarak sevdiği erkek Attis’i çıldırtır. Bir anda çılgına dönen Attis, bir yandan dans eder, bir yandan da bıçağını çekerek erkeklik organını keser. Attis’in kasıklarından fışkıran kanlar toprağı sular, topraktan bitkiler fışkırır. Attis’in kendisi de ölüp bir çam ağacına dönüşür. Ana Tanrıça da onun hiç bozulmamasını sağlar. Çam ağacının, yaz-kış hiç bozulmadan kalması böyle bir efsaneye bağlanır.

SIRAÇ TOPLULUKLARI
Alevilikte yer alan serrini verip sırrını vermeme ilkesini katı bir şekilde savunan ve uygulayan bir topluluktur. Sırrını vermeme konusu sıraçlarda şu örnekle anlatılır. Günün birinde Osmanlı bir sıraç topluluğunu sıkıştırmış, sırrınızı anlatın yoksa hepinizi öldüreceğiz demiş. İçlerinden birisi sırrımızı anlatamayız ama topluluğu serbest bırakın sır benim dilimin altında yazılı olacak kellemi kesin ve sırrı öyle alın demiş. Kabul etmişler topluluğu serbest bırkmışlar o Sıracın kellesini kesmişler dilinin altındaki kağıdı almışlar ve okumuşlar, kağıtta yazılan şuymuş “ kellemizi veririz ama sırrımızı vermeyiz” . Bu örnekleme sanırım sıraçların sır vermemeye gösterdikleri özeni anlatmaya yeter.
Sıraç köylerinin bazılarında Alevi oldukları anlaşılamasın diye bazı çocuklara Ömer , Osman isminin bilinçli olarak konulduğu anlatılmıştır.
Araştırmalarım esnasında bu topluluklara mensup olduğum halde ve bir çok yapılarını da bildiğim halde gittiğim başka sıraç köylerinde bana dahi sır verilmemeye çalışılmıştır. (A.Kenanoğlu) Konuyu bilmem ve bazı şeyleri onlardan önce anlatarak giriş yapabildiğim zamanlara bana açılmışlar ve geleneksel yapılarına anlatmaya başlamışlardır. Bu topluluklar üzerinde araştırma yapıp yazılar yazan bazı yazarların hep bu sırrını vermeme ilkesi yüzünden yazıldıkları ve doğru bilgiyi alamadıkları tarafımdan gözlenmiştir.Sıraç toplulukları içine kapalı dışa açık olmayan topluluklardır. İç evlilik yani kendi topluluklarından evlilik yapan diğer alevi topluluklardan dahi kız alıp vermeyen bir topluluktur. 

Sıraçlar Sivas-Tokat-Amasya-Çorum-Yozgat bölgelerinde yaşamaktadırlar. Bu toplulukların büyük bir çoğunluğu hemen hemen %95 ı Hubyar ‘ a bağlıdır. Hubyar Toplulukları kendi içlerinde bir birlerine Sıraçlar demekte ise de bölgede bulunan diğer Alevi gurupları Tüm Hubyar mensuplarını Sıraçlar olarak nitelendirmektedirler.
Sıraç Toplulukları ile ilgili 16.Yüzyıl sonlarına ait bir belge;
XVII. yüzyılın sonlarında Hoca hasları aklamı içinde yer alan Sıraçlı ya da Sıraçlar kabilesi Sivas eyaleti dahilinde Şarkipare kazasında meskundu. Öte yandan XVI. Yüzyılın ilk yarısında Sıraçlı kabilesi ya da bu kabileye bağlı bir kısım cemaatlar, Saruhan Sancağı’nda “ellici”xxx gruplar içinde yer alıyordu.
Tokat Voyvodalığına bağlı Sıraçlı kabilesinin kışlakları ve hane sayısı
KIŞLAKLAR 1644 1682 1693 – 1694
VTH VTH VTH VMH TH
Nefs-i Sıraçlı 118 120 141 23 164
Kümeç 28 20 22 – 22
Dedehasanlı 18 18 13 – 13
Keçilü 16 15 20 – 20
Çökelik 20 21 17 – 17
TOPLAM 200 194 213 23 236
Tokat voyvodalığı dahilinde Hoca hasları aklamından olan Sıraçlı kabilesi yukarıda anılan tarihlerde 5 kışlakta sakindi. 1682 ile 1693 tarihleri arasında meydana gelen hane artışının nedeni haric ez defter (tahrir sırasında bu kışlaklarda sayılmayan, sonradan buralara yerleşen) olan 44 Sıraçlı kışlaklarında yerleşmeleriydi. 1644’de 30.000 baş koyunu olan Sıraçlı kabilesinin 1682’de koyun sayısı 8.100’e , 1693 – 94’te ise 7.500’e düşmüştü.
Mukataa tahrirlerinde, Hoca hasları aklamından Sıraç kabilesinin diğer kabileler gibi hane resmi ve aded-i ağnam ödemekle yükümlü olduğu görülmektedir. 1682’de 194 haneden 970 kuruş, 1693 – 94’te ise 213 vergi mükellefi haneden 1.065 kuruş hane resmi tahsil edilecekti. Aded-i ağnam olarak Sıraçlı kabilesi, 1682 tarihinde 405 kuruş, 1693 – 94’de ise 375 kuruş vergi verecekti.
VTH: Vergiye Tabi Hane
VMH: Vergiden Muaf Hane
TH: Toplam Hane
Kaynak: 35-ÖZVAR, Yrd. Doç. Dr. Erol; XVII. Yüzyıl Osmanlı Taşra Maliyesinde Değişim. Rum Hazine Defterdarlığından Tokat Voyvodalığına Geçiş. Marmara Ün. Sos. Bil. Ens. Yayınlanmamış Doktora Tezi, Sh. 109 – 110, İst. 1998
xxx Elliciler ya da ellici yörükler sefer zamanları azeb, yaya ve müsellemler gibi eşkinci çıkarın ve bunu da her 50 hanede bir eşkinci “eşdirerek” yapan gruplardı. Kökeni Selçuklular ve Anadolu beylikleri dönemine inen bir askeri teşkilatın uzantılarıydı. Kapıkulu ocaklarının gelişimiyle birlikte savaşçı özelliklerini yitiren bu ellici gruplar, yaya – müsellemler olarak kullanılmaya ya da kale, bina, tersane, güherçile, maden vb. gibi mirî hizmetlerde istihdam edilmeye başlanmıştı. 1531 tarihinde Saruhan’da Saraçlar cemaatinin 135 hanesi, 14 mücerredi ve 4 vergiden muaf hanesi vardı

Hubyar Sultan

Beydili Boyu

Ali Kenanoğlu ve İsmail Onarlı

Oğuz Türkmenleri tarih boyunca münferiden yaşamamışlardır.Töre ve tüzelerine uygun, tarihsel gelenekleriyle örtüşen, dikey örgütlü bir sosyal yapı kapsamında toplu olarak yaşamışlardır. Bu sosyal ve siyasi yapının coğrafi çerçevesi içinde “El (il)” sözcüğünü kullanmışlardır. Belirli dönemler El yerine Budun ya da Ulus kavramlarını da kullandıkları olmuştur. Elin, boyun, oymağın, obanın, ailenin yerleşim alanına “yurt” denilmiştir. Bu bağlamdan olarak; “Eline, Beline, Diline sahip ol” özdeyişini somut biçimde yaşama geçmesi için Türkler “Tüze”leştirmişlerdir.  Orta-Asya Türk Elllerinde Araplar’ın yüz binlerce katliamlarına, soylarına yabancılaşan Selçuklu ve Osmanlı yöneticilerinin kırımlarına rağmen Türkmenler bu “kara sevdaları”ndan vazgeçmemişlerdir. Tüm bu katiamlar Oğuz töresinin yok edilme savaşıdır. Türklerin genlerine yeryüzüne gelişleriyle birlikte “ulus olma bilinci” işlenmiş ve Oğuz Ata’dan gelen töre değişmez yasa haline getirmiştir. Türkler tarih boyunca da bu “siyasi bilinci” nesilden nesile aktararak getirmişlerdir. En son bu bilinci yok etmek isteyenlere gereken cevap; Kurtuluş Savaşı ile verilmiştir. Atatürk’ün Cumhuriyet ile birlikte “bir olalım iri olalım diri olalım” anlayışı ile ulusal şahlanış gerçekleşmiştir. ULUS DEVLET olmanın gereği “dil-tarih-kültür-yurt” bilincine vakıf olmaktan geçer. 1950 yılında başlatılan “Türk Kültürü Soy Kırımı” eylemi dışarıdan ve içeriden, devlet bünyesindeki işbirlikçileri eli ile halen devam etmektedir. Okullarda ana dil Türkçe yerine İngilizce eğitim ve öğretim yapılması en büyük ihanettir. Buna ilaveten küreselleşme ile birlikte son dönemde “Türk Irkını Melezleşirerek Yoketme” planları, ABD merkezli Moon Tarikatı ve Gülen Cemaati tarafından uygulanmaktadır. Tarikatların organize ettiği “Oktay Babuna Kampanyası” ile toplanan kanların ABD’ye gönderilerek DNA haritalarının çıkarılması ve YKY yayınlarınca basılıp dağıtılan Bayram Keten’in yazdığı “Ay Çarpması Ayinleri” kitabı bunun somut bir örneğidir. Ulus anlayışını yok ederek, yerine “ümmet anlayışı” ya da yumuşatılmış şekliyle “Milli Görüş” veya “Türk-İslam Sentezi” ikame edilmeye çalışılmaktır. Türkler’in tarih sahnesine çıkışından günümüze değin; Türk Ulusal yapılanmasında boy, oymak, oba, aile sistemi çok önemli bir yer tutmaktadır. Bu nedenle bir çok yazımızda Türk Aşiretleri üzerine vurgu yapmaktayım. Güler TANYILDIZ’ın “BEYDİLİ’Yİ ARARKEN”(1) adlı duygusal makalesi böyle bir yazı yazmamı gerekli kıldı. Bu yazımızda Oğuzların 24 boyundan biri olan Beydili boyunu elimizde bulunan kaynaklardan anlatmaya çalışacağız.   

I – KIZILBAŞLIK NEDİR .? 

Bir çok yazımızda değinmemize rağmen Kızılbaşlık nedir, sorusunu birkez daha yanıtlayalım. Kızılbaşlık teriminin kökenine ilişkin çok çeşitli görüşler vardır. Kızılbaşlık terimine özel anlam yükleyen ve kendisiyle özdeşleştiren Türkmenler olmuştur. Kızılbaş eşittir Türk’tür. Kürşat KARACABEY bu konuya ilişkin uzunca bir yazı yazmıştır.(2) Biz burada kısaca Aleviler, Kızılbaşlığı nasıl algılıyorlar ona değineceğiz. Farklı miletler inanç olarak kabullenseler dahi “Alevilik-Bektaşilik-Kızılbaşlık” Türklere özgü bir terminolojidir. Prof.Dr. Emel Esin ve Dr.İsmail Kaygusuz; Çin, Arap ve Rus kaynaklarına dayanarak verdikleri bilgilere göre: Alevi terimini Orta-Asya’da Türkler ilk kez bugünkü anlamıyla 9.yüzyılın ilk çeyreğinden sonra kullanmışlardır.(3) İslamiyeti, Türk töre ve inanç potasında eriten Türkler, yeni senteze (alışıma)’da, Emevi ve Abbasi İslam anlayışından ayırmak için, muhalefetteki Hz.Ali yanlı bir ifade ile Alevilik demişlerdir. Türk destanlarında Hz. Ali ile Gök-Tanrı özdeşleştirilmiştir.(4) Alevilik mezhepten ve tarikatten daha çok bir “Akılcı Tasavvuf Yolu”nu içerir. Yüzlerce yıl süren göç dalgaları halinde Anadolu’ya gelen Türkler; akılcı inanç ekolüne sahip oldukları için Alevilik yeni anayurtlarında yetersiz kalır. Bu kavram yerine siyasi iktidarı da hedefleyen yeni bir terim ile kendilerini ifade ederler. O da Kızılbaşlık’tır. Kızılbaşlık siyasetinin temellerini Hâce Bektaş Veli Dergâhı Postnişini Balım Sultan (1458-1519/20) ile Şah İsmail Hatayî (1487-1524) atmışlar ve teorize etmişlerdir. Anadolu Alevi ve Bektaşi Türkmenleri’nin derleniş ve toparlanışlarının: Birincisini, Baba İlyas Horasanî (?-1240); İkincisini, Sultan Hünkâr Hâce Bektaş-ı Veli (1209/10-1271/2); Üçüncüsünü, Şeyh Bedreddin (1357-1420); Dördüncüsünü ise Şah İsmail Hatayî gerçekleştirir. Kızılbaşlık siyaseti; Anadolu’da yapılan Seyyid Ocakları mensubu dedeler ile Türkmen Aşiret, Oymak ve Oba Beyleri’nin katılımıyla iki “TÜRKMEN KURULTAYI”nda somut uygulanabilir hale gelmiştir. Her iki toplantıya da Şah İsmail başkanlık etmiştir. Birincisi, Erzincan-Tercan’ın Sarıkaya yaylasında 1500 yılında gerçekleşmiş; alınan karar sonucu, “SAFEVİ TÜRK KIZILBAŞ DEVLETİ” kurulmuştur. İkincisi; yine Şah İsmail’in başkanlığında Sivas’ın Yıldızeli’ne bağlı Banaz-Bedirli arasındaki Sarıkaya yaylasında 1509 yılında yapılır. Bu toplantıda yeni kurulmuş devletin askeri ve politik stratejisi tartışılır. Devletin sınırları; Batı’da Fırat-Dicle Irmağı’ndan; Doğu’da Aral Gölü-Ceyhun Irmağı’na kadar ki coğrafi bölgeyi kapsayacak şekilde belirlenir. Bu iki kurultayla Kızılbaşlık toplum projesi ve devlet sistemi belirlenerek uygulamaya koyulur. Şah İsmail: “Yüreği dağ, Bağrı kızıl yakut gibi kan olmadan, Kızılbaş olmak kimsenin haddi değildir” der. Fakat bu Kızılbaşlık tasarımı, Şah İsmail’in 23.5.1524 yılında Hakk’a yürümesiyle son bulur. Safavi Türk Kızılbaş Devlet erkinden, Türkmen Beyleri giderek dışlanır ve yerlerini, Selçuklular’dan bu yana sürekli devlet yöneticisi çıkarmış Fars kökenli aristokrat ailelerden gelen bürokratlar ve Şii mollalar alır. Türkler yurdu olan bugünkü Güney Azerbaycan sömürge statüsünde kalır. Sonuçta Safevi Devleti bir Fars (İran) devleti olur. Şah İsmail sonrası Kızılbaş Türkmenler yer yer “muhalif düzeyde” başkaldırmalarına karşın başarılı olamamışlar, Osmanlı devlet yöneticileri kanlı bir şekilde ayaklanmaları bastırmıştır.(5) Anadolu Türkmen Oymaklarının ve Dede Ocaklarının “Kızılbaşlık Toplum Projeleri” de Şah İsmail sonrası “ütopya” olarak yerini “Mehdi beklentisi”ne bırakır ve “tefekkür dönemi”ne girilir. (6) En sonunda Kızılbaş Türkmenleri’nin düşünü (ütopyasını); (anne ve baba tarafından) Karaman ve Kızılkoca Türkmenleri’nden olan Mustafa Kemal Atatürk, Cumhuriyet’i kurmasıyla birlikte gerçekleştirir. Kızılbaşlık tanımına gelince: Alevi-Bektaşi inanç ve kültür öğretisinin, toplumsal yaşam tarzının; siyasallaşmış doktrinel adına ve devlet iktidarını amaçlayan stratejik hedefine; sosyo-ekonomik toplumsal kuramının uygulama düzeninin sistemine KIZILBAŞLIK denir. Yani Alevilik öğretisinin; toplumu bilgi ve becerilerisiyle yönetme, iktidar erkiyle uygulama modeline Kızılbaşlık sistemi denir.(7) Bugün ise Alevilik ve Kızılbaşlık özdeş hale gelmiştir. Destanlardan ve çeşitli kaynaklardan Oğuz Türkmenleri’nin “kızıl börk”, siyah libas ve 40 cm. boyunda ökçesiz sivri burunlu “kızıl çizme”ler giydiklerini bilmekteyiz. Prof. Fuat Köprülü; Babailer İsyanını, “Siyah libaslı, kızıl börklü, ayakları çarıklı” Türkmenlerin, Karamanoğlu’nun komutasında Konya’yı istila etmelerini, Bektaşilik ceryanını, Safevi İmparatorluğunun kurulmasını, Heterodoks Göçebe hareketleri olarak değerlendirmektedir. Horosan’da, Selçuklu İmparatoru Sancar’a isyan eden Türkmenleri de aynı sosyal tipi temsil eden zümreler olarak değerlendirmektedir.(8) 

II – GENEL OLARAK BEĞDİLLİLER. 

Oğuzların Boz-Ok kolunun Yıldız-Han Oğullarından olan Beydili boyu; Kaşgarlı, Reşid ud-din ve Yazıcı-Oğlu’nun yapıtlarında Oğuz boyları listesinde yer almaktadır. Beydili’nin anlamı “Sözü değerli, büyükler gibi aziz” analmındadır. Onkunu Tavşancıl kuşudur. Et bölüşümünde sünüğü “sağ umaca”dır.Kendine özgü özel damgası vardır. Beğdili, Oğuzlar’ın hükümdar çıkaran beş boyundan biridir. Diyen Prof.Dr. Faruk Sümer; Harizmşahlar hanedanının bu boydan olduğu söylemektedir. Osmanlı Tapu Tahrir Defterleri’nde 23 Beğdili yer adına rastlanılmıştır. Beğdililer oymaklarının bir kısmı, Safevi Devleti kuruluşuna katılmışlardır. Beydili oymak ve obaları XIV. -XVI. Yüzyıllarda Boz-Ulus ve Yeni-İl, Kuzey Suriye, İran, İç-İl bölgelerinde yerleşik ya da göçer olarak varlıklarını sürdürmüşlerdir.(9) Or.Prof.Dr.A.Zeki Veli Togan: “Horezm Ülkesini Gazneliler’den sonra Selçuklular’a tabi valiler idare ettiler. Selçuklular’a tabi valilerden Oğuz Beğdili aşiretine mensup Atsız (1127-1156) yarı müstakil iken, oğlu İl Aslan (1156-1172) tam müstakil oldu; bunlar ve halefleri ayrı bir sülale sıfatıyla Batı-Türkistan’da, nihayet Halifeliğin tekmil şarkî kısmında hakim rol oynadılar. Horezmşah Alaeddin Tekiş (1172-1200), oğlu Alaeddin Muhammed (1200-1220) ve onun oğlu meşhur Celaleddin Horezmşah (öl.1231) bunların büyük hükümdarlarıdır. Bu sülaleyi Çengiz Han ortadan kaldırmış ve Celaleddin ordusunun bakiyesiyle Azerbaycan’a gelmişken 1231’de orada Kürtler tarafından öldürülmüş ve askeri de Moğollar’dan kaçarak Anadolu’ya, sonra kısmen Suriye’ye geçmişlerdir, ki buralarda yine “Horezmliler” ismiyle maruf olmuşlardır.” Demektedir. (10) 10 Ağustos 1230’da Erzincan-Yassı Çimen’de üç gün süren savaşta Selçuklu sultanı Alaeddin Keykubat’a yenilen Celaleddin Herezmşah askeri birliklerinin bir kısmıyla, Azerbaycan’a doğru çekilir. Daha sonradan toparlanan Celaleddin Harezmşah; Moğollara karşı savaşır. Moğol saldırılarına dayanamayarak Diyarbakır’a doğru kaçar ve tekrar Dersim’e gelir. Celaleddin Harezmşah; Palu İlçesi’nin Ohi Bucağı’nın yerli halkı olan Dümbelli Zazaları tarafından öldürülür. Bu olayı haber alan Dersim eteklerindeki Türk Kabileler, Palu’ya inerek Celaleddin Harezmşah’ın intikamını alırlar ve cesedini alıp, Dersim Dağları’nın yüce bir noktasına defnederek türbe yaparlar ve “Sultan Baba” adını verirler. 1231 Yılında Kürtler tarafından öldürülen Celaleddin Harzemşah; bazı kaynaklara göre Palu’da bazı kaynaklara göre ise Ahlat’ta Hakk’a yürür. Alevi söylencelerinde Palu Kürtlerince öldürüldüğü yönündedir. Celaleddin Harezmşah’ın ölümünden sonra Harezm beyleri, komutanları ve emirleri Selçuklular’ın hizmetine girerler.(11) Bunların başında bulunan Kayır Han, Selçuklu sultanı Alaeddin’e bağlılık gösterip onun hizmetine girer.Yanında diğer Harezm beyleri olan Bereket, Yılanboğa, Canbirdi, Saruhan, Güçlühan da vardır. Emirlerin reisi olan Kayır Han, Ahlat cıvarındadır ve Selçuklu sultanı Alaeddin bu sığınmacılara Erzurum bölgesini tahsis eder. Onun yanındaki diğer beylere de bu bölgeyi paylaştırır. Konar-göçerlerden oluşan maiyyetleriyle bu beyler Erzurum’a hareket ederler. Harezmlilerin çoğu Erzurum ve Erzincan dağlarına parekente olmuşlardır.Anadolu Selçuklu hükümdarı I.Alaeddin Keykubad bu Harezm Beylerinden Kayır Han’a Erzincan’ı, Bereket Han’a Amasya’yı, Güçlü Han’a Larende (Karaman)’ı, Yılanboğan’a Niğde’yi H.629/M.1231/2 yılında ikta olarak verir. Alaeddin Keykubad 1237’de Sivası’da Kayır Han’a tevcih eder.(12) Prof.Dr. Halil Cin; İkta (Tımar) sistemi Hititler’den Osmanlı’lara değin Anadolu’da uygulanmış bir toprak düzenidir. Demektedir.(13) Prof.Dr.Ömer Lütfi Barkan; Osmanlı İmparatorluğu’nda kolonizatör Türk dervişlerine ve kırlardaki zaviye sahiblerine toprak verildiğini belirtmektedir.(14) Selçuklu ve Osmanlı toprak düzeni çerçevesinde, Beydili oymak beyleri kendilerine bağlı aşiretleri ile birlikte yerleşik düzene geçerler. Beydili boyundan olan Hobyar Sultan’da bu dönemde bugünkü Tokat’ın Almus İlçesine bağlı kendi adıyla anılan köye yerleşmiştir.Anlatılanlara göre; Hubyar Sultan, Kemah-Erzincan yöresinde savaşlara katılmıştır. Muhtemelen bu savaş Yassıçimen savaşı olabilir.İzmir’in Kemal Paşa (Nif) ilçesine bağlı kendi adıyla köy kuran Hamza Baba’da Harezm beylerinden Saruhanoğulları ile savaşlara katılmıştır. Daha sonra Manisa bölgesi Saruhanoğullar’ına “ikta” olarak verilmiştir. Sıraç toplulukların dini lideri olan Hobyar Sultan’ın adını Horezm-Beydili aşiretlerinin bir oymağından almış olabilir. Çünkü Hobyar ya da Hubyar Sultan’ın gerçek adı “Ahmet”tir. Sivas-Tokat-Amasya bölgesinde, 200’ü aşkın köyü kapsayan Beydili aşiretlerinin, 13. yüzyıldan bu güne kadar inanç merkezi olan “Hubyar Sultan Ocağı”, geleneksel “Atalar Kültü”ne bağlı Oğuzların yaşayan töresel organizmasıdır. Bu durumda Hubyar Sultan’ın dini önderden daha çok bir Türkmen Beyi olduğunu göstermektedir. Tokat-Sivas arasındaki Tekeli Dağı yöresi Hubyar Sultan’ın kurduğu zaviyeye bağışlanmıştır. Çünkü, bugün Tunceli’de hala efsanevi dini önder olarak yaşatılan ve kutsanan Tujik Dağı’nın doruğunda ki Sultan Baba türbesi, Celaleddin Harezmşah’dır. Aynı şekilde Bayat Boyu beylerinden Şeyh Hasan’a da manevi misyon yüklenerek kutsanmış ve Arapgir Onar Köyü’deki türbesi korunarak bugünlere getirilmiştir. Anadolu’nun bir çok yerinde Oğuz Oymak beylerinin türbeleri Selçuklu döneminde “Baba, Dede, Şeyh” takıları eklenerek, İslam öncesi Türk örf ve inanç motifine uygun hale getirilmiştir. Bu durum, eski bir uygarlıktan yeni bir sosyal düzene geçiş toplumlarında görülen tipik bir uygulamadır. Genel olarak her toplumsal değişim ve dönüşümlerde de görülmektedir. Heterodoks İslam anlayışında ve inancında olan Türkmen toplulukları Orta-Asya’daki kült ve kültürlerinide yeni “yaşam tarzları”na eklemleyerek günümüze değin yaştarak getirmişlerdir. 

III – BEĞDİLİ OYMAKLARININ YERLEŞİM YÖRELERİ. 

Beydili toplulukları 16. yüz yıl da bir bölümü yerleşik düzene geçmesine karşın çoğunluğu göçer durumdadır. Rum Eyaleti 387 Numaralı 937/1530 Tarihli Defter-i Hakânî, Tokat-Sivas Livası kayıtında Sıraçlar hakında şu ibareler vardır: “Dede, Sarraçlu cema’ati bölüğü kethudası”, “Sarraç köyü-Zile kazası”(15) Bu durumda gösteriyor ki, o dönemde Beğdili Sıraçlarının başlarında “Dede” ünvanlı önder olan örgütlü bir topluluk vardır. Tokat-Almus Hubyar Köyünden halen İstanbul-Okmeydanı Cemevi dedesi olan İlyas Demirtaş’ın anlatımına göre: 13. yüz yılda Tokat-Sivas yöresine gelen Beğdili boyunun Hubyar oymağı olup; daha sonra diğer oba ve oymaklar gelmişlerdir. Beydili beylerini Hubyar Sultan karşılamış, onlarda aşiretleri ile dergahın talipleri olmuşlardır. Çok daha sonra gelen Beğdili oymakları da aynı geleneği devam ettirmişlerdir. Beğdili Sırac (Sarac-Sarraç) oymağıda yolak olarak Hubyar Sultan Ocağı’na bağlıdır. Tokat Hubyar Köyü’nün 1709 tarihli vesikalarda toprağa bağımlı bir yerleşim birimi olduğu belirtilmektedir.(16) Beğdili boyu obaları 18. yüzyılı başından itibaren Ankara’dan Sivas’a değin yerleşik tarım toplumuna geçerler. Sivas eyaletinde bulunan İlbeyli aşireti 1840’da muhtelif köyler teşkil edecek surette çoktan yerleşmiş idi.(17) Cevdet Türkay’ın belirtiği oymak ve obaların adlarının bir kısmı Cengiz Orhonlu’da araştırmasında saptamıştır. Biz burada sadece C.Türkay’ın eserinden vereceğiz. Cevdet Türkay, “Başbakanlık arşiv belgelerine göre, Osmanlı İmparatorluğu’nda; oymak, Aşiret ve Cematlar” adlı araştırmasında, Beydili boyunun Oymak ve Obalarınların yerleşim yörelerini şöyle belirtmektedir:   1) “Ağdöğer: Rakka Eyaleti, Türkman taifesinden, Ağdöğer Oymağı, Beğdili Aşiretindendir.” 2) “Beğdili (Beğdilü), Beğdilli (Beğdillü): Sivas, Rakka, Kangal (Sivas), Adana, Halep, Kaş Kazası (Teke Sancağı), Tarsus Sancağı, Sis Sancağı (Adana Eyaleti), Ruha (Urfa),Trablus-u Şam Sancağı, Hama Sancağı; Türkman Taifesi.” 3) “Sarac, Saraclı (Saraclu): Tokat, Kütahya, Manavgat Kazası (Alaiye Sancağı) 4) “Uğurlu Şeyh Oğulları nam-ı diger Şeyhlü: Ankara Sancağı, Türkman taifesinden. Uğurlu Şeyh Oğulları nam-ı diger Şeyhlü Aşireti, Beğdili Aşiretindendir.” 5) “Akkaş: Hamid Sancağı, Aksaray Sancağı; Türkman taifesinden; Akkaş cemaati Beğdili Aşiretindendir.” 6) “Arab, Arablar, Arablı (Arablu): Sıvas, Meraş, Diyarbekir Eyaletleri, Menteşe Sancağı, Rakka Eyaleti, Anamur Kazası (İçel Sancağı), Adana, Edirne, Selanik Sancağı, Çorum Sancağı, Koçhisar Kazası (Aksaray Sancağı), Mardin Kazası (Diyarbekir Eyaleti), Zülkadiriye Kazası (Meraş), Bozok, İçel Sancağı, Alaiye Sancağı, Düşenbe Kazası (Alaiye Sancağı), Mağnisa Kazası (Saruhan Sancağı), Alaşehir Kazası (Aydın Sancağı), Erzurum, Adana havalisi, Saruhan Sancağı, Hezargrad Kazası (Niğbolu Sancağı), Antalya, Kütahya, Hama, Hums Sancakları, Çıldır Eyaleti, Gelibolu Sancağı, Şehirköy Kazası (Paşa Sancağı), Siverek Sancağı, Karaman, Uzuncaabad Hasköy Kazası (Çirmen Sancağı), Nevşehir Kazası (Niğde Sancağı), Aydın Sancağı, Adala Ovası (Saruhan Sancağı), Yeni İl Kazası (Sivas), Göynük Kazası (Hudavendigar Sancağı), Arapgir Sancağı (Sivas Eyaleti), Divriği Sancağı (Sivas Eyaleti), Kars Eyaleti, Uluborlu ve Gönan Kazası (Hamid Sancağı), Ürgüp Kazası (Niğde Sancağı); Konar-Göçer Türkman Yörükani taifesinden. Beğdilli Aşiretinden olan Arablar Cemaati, İçel Sancağında iskan olunmuştur.” 7) “Arablıibrahim (Arabluibrahim): Niğde,Halep, Ankara, Kengiri, Rakka Sancakları; Türkman taifesinden. Arablıibrahim cemaati, Beğdilü Aşiretindendir.” 8) “Arablımersin (Arablumersin): Niğde Sancağı; Türkman taifesinden. Arablımersin Cemaati, Beğdili Aşiretindendir.” 9) “Beğdili (Beğdilü-Beğdilli-Beğdillü); Halep Eyaleti, Yeni İl Kazası, Rakka Eyaleti, Gülnar Kazası (İçel), Adana, Kışehir, Canik, Karaman Sancakları, Danişmedli Kazası (Bolu Sancağı), Sivas, Çıldır, Kars Eyaletleri; Konar-Göçer Türkman taifesinden.” 10) “Beğmişli (Beğmişlü): Sivas, Rakka, Karahisar-ı Şarki Sancakları, Behisni Kazası (Malatya Sancağı), Deyr-i Ruhye ve Selimiye Sancakları (Rakka Eyaleti), Hama Sancağı (Trablus-u Şam Eyaleti), Yeni-İl Kazası (Sivas Sancağı); Türkman Taifesinden. Beğmişli Cemaati, Beğdilli Aşiretindendir.” 11) “Burak, Buraklı (Buraklu, Burak maa Çağıradak): Kars-ı Meraş Sancağı (Meraş Eyaleti), Yeni İl Kazası (Sivas Sancağı), Menbüc Kazası (Rakka Eyaleti), Haran Nahiyesi (Rakka), Sivas, Halep, Rakka Eyaletleri, Tokat Kazası (Sivas Sancağı), Kete Kazası (Hudavendigar Sancağı), Adana, Tarsus, Sis, Karahisar-ı Şarki Sancakları, Timurhisarı Kazası (Siroz Sancağı), Yüreğir ve Sarçam Kazaları (Adana Sancağı), Zülkadriye Kazası (Meraş Eyaleti); Türkman Yörükanı Taifesinden. Buraklı Cemaati, Beğdili Aşiretindendir.” 12) “Cece, Ceceli (Cecelü, Çeçeli Çeçelü): Çorum, Rakka, Aksaray Sancakları, Yeni İl Kazası (Sivas Sancağı), Adana, Halep Eyaletleri, Gülnar Kazası (İçel Sancağı), Kengiri, Niğde, Aksaray Sancakları, Katar Kazası (Çorum Sancağı), Nevşehir Kazası (Niğde Sancağı), Eyübeli Kazası (Aksaray Sancağı): Konar-Göçer Türkman Taifesiden. Ceceli (Çeçeli) Cemaati, Beğdili Aşiretindendir.” 13) “Cihanbeğli (Cihanbeğlü, Cihanbeğlü nam-ı diğer Yedi boy): Haymana Kazası (Ankara Sancağı), Harpırt (Harput) Kazası (Diyarbekir Eyaleti), Kengiri, Çorum, Kütahya, Arabgir Sancakları, Diyarbekir, Rakka, Meraş Eyaletleri, Ankara Sancağı, Bozok Eyaleti, Tokat Kazası (Sivas Sancağı), Eğin Kazası (Arabgir Sancağı), Koçgirli Sancağı (Bozok Eyaleti), Hısn-ı Mansur Kazası (Malatya Sancağı), Kırşehir Sancağı, Kars, Çıldır, Sivas Eyaletleri, Çerkez Kazası (Kengiri Sancağı), Malatya Sancağı, Erzurum Eyaleti, Kehta Kazası (Malatya Sancağı), Çermik Sancağı (Diyarbekir Eyaleti); Konar- Göçer Türkman Ekradı Taifesinden. Cihanbeğli (Canbeğli) Cemaati, Beğdil Aşiretindendir. Cihanbeğlü Cemaati, Kütahya Sancağında vaki Sarısu ve Karaçam nam mahallelerinde iskan etdirilmiştir.Nam-ı diğer Yediboy Cemaatidir.” 14) “Cırık, Cırıklı (Cırıklu): Rakka Eyaleti, Selmanlu-i Kebir Kazası (Bozok Sancağı), Anamur Kazası (İçel Sancağı), Düşünbe Kazası (Alaiye Sancağı), Adana Sancağı, Kars-ı Meraş ve Alaiye Sancakları; Türkman Taifesinden. Cırıklı Cemaati, Beğdili Aşiretindendir.” 15) “Dengiz, Dengizli (Dengilü), Dengüz, Dengüzlü, Dangizler (Denizli, Denizlü, nam-ı değer Kara Koğa), Denizler: Budaközü Kazası (Bozok Sancağı), Kütahya, Adana, Meraş, Sivas, Arabgir, Selanik, Halep ve Rakka Sancakları, Zülkadriye Kazası, Denizli, Baklan Kazaları (Kütahya Sancağı), Mangalya Kazası (Silistre Sancağı), Gümülcine, Yenice-i Karasu Kazaları (Paşa Sancağı); Yörükan Taifesinden. Dengizli (Denizli) Cemaati, Beğdili Aşiretindendir. 16) “Diger Döğer; Rakka Eyaleti, Siverek ve Çemişgezek Sancakları, Adana, Sis ve Karahisar-ı Sahib Sancakları: Diger Döğer Cemaati, Beğdili Aşiretindendir.” 17) “Dimlek, Dimlekli (Dimleklü, Dimekli,Dimeklü): Raka, Erzurum, Kars, Ahıska, Sivas, Malatya, Arabgir, Divriği, Diyarbekir, Bozok, Karaman, Kütahya, Aydın, Saruhan, Haleb, Hama ve Hums Sancakları; Türkman Taifesinden. Dimekli Cemaati, Beğdili Aşiretindendir. 18) “Elbeğli (Elbeğlü, İlbeğli, İlbeğlü, Meraş İlbeğlüsü ): Birecik Kazası (Biret-ül Fırat Sansağı), Haleb, Sivas, Rakka, Kilis, Meraş, Ayıntab, Adana Sancakları, Merzifon Kazası (Amasya Sancağı), Zile, Yüzde Pare, Tokat Kazaları (Sivas Sancağı), Rumkal’al Kazası (Rakka Sancağı), Manboc Ravendan Nahiyesi (Haleb Sancağı); Türkman Taifesinden. Beğdili Aşiretine tabi olan Elibeğlü (İlbeğlü) Cemaati, göçebe taifesinden olmayub, zer’ve hars ile meşgul olurlardı. Tokat Voyvodolığı aklamından Sivas’da sakin İlbeğli Kabilesi 39 adet ma’mur kışlak ve 14 adet hali kışlakda sakin idiler.” 19) “Göndüşlü (Gündüşlü), Gündeş, Gündeşli, (Gündeşlü, Güldeşli, Güldeşlü): Aydın, Saruhan, Kengiri, Menteşe, Meraş, Halep, Rakka, Erzurum, Kars, Ahıska, Çıldır, Sivas, Kırşehir, Teke Sancakları; Akhisar Kazası (Saruhan Sancağı), Sındırgı Kazası (Karesi Sancağı), İbsala, Malkara ve Keşan Kazaları (Gelibolu Sancağı), Kula Kazası (Kütahya Sancağı), Marmara-ı Aydın Kazası (Saruhan Sancağı), Yeni İl Kazası (Sivas Sancağı), Evreşe Kazası (Gelibolu Sancağı), Alaşehir Kazası (Aydın Sancağı), Kavak Kazası (Canik Sancağı), Güzelhisar, Mağnisa Kazaları (Saruhan Sancağı), Eşme Kazası (Kütahya Sancağı): Konar-göçer Türkman Yörükan Taifesinden. Beğdili Aşiretine tabi olan Göndüşlü, Gündeşli Cemaati , konar-göçer makulesinden olmağla, tekalif-i örfiye ve şakka’dan muaf ve müsellemdir.” 20) “Hubyar, Hubyarlı (Hubyarlu): Turgud Kazası (Konya Sancağı) 21) “Kadirî, Kadirli (Kadirlü), (Kadirlioğlu), Kadrili (Kadrilü): Rakka, Niğde, Arabgir, Divriği, Sivas, Malatya, Hama, Ana, Hums Sancakları, Selmanlu-i Sağî Kazası (Bozok Sancağı), Kırşehri Sancağı: Konar-Göçer Türkman Taifesinden. Kadirli Cemaati, Beğdili Aşiretindendir. Kadirlioğlu Cemaati, Bozok Livası dahilinde Selmanlu-i Sağî Kazasında vaki Karagöl karyesine iskan olunmuştur. Mezkür cemaat, Kafirkıran Cemaatı içindedir.” 22) “Karaşeyh, Karaşeyhler, (Karaşeyhli, Karaşeyhlü, Karaşeyhli Avşarı, Karaşıh): Sivas, Maraş, Diyarbekır, Kütahya, Saruhan, Karaman, Haleb, Rakka, Niğde, Arabgir, Divriği, Malatya, Kengiri, Kilis, Ankara, Aydın, Hama ve Hums Sancakları, Yeni İl Kazası (Sivas Sancağı), Hısn-ı Mansur Kazası (Malatya Sancağı), Şiran Kazası (Erzurum Eyaleti), Selmanlu-i Kebir Kazası (Kırşehir Sancağı): Türkman Taifesinden. Karaşeyhli (Karaşıhlı) Cemaatı, Beğdili Aşiretindendir.” 23) “Kasım, Kasımlar (Kasımlı, Kasımlu): Rakka, Haleb Eyaletleri, Alacahan mevkii (Sivas Sancağının Kangal Kazasında), Kargı Kazası (Kengiri Sancağı), Mağnisa Kazası (Saruhan Sancağı), Saruhan Sancağı: Türkman Taifesinden. Kasım Cemaatı, Beğdili Aşiretindendir.” 24) “Kayas, Kayaslar, Kayaslı, “Kayaslu): Rakka, Aksaray, Niğde Sancakları, Koçhisar Kazası (Aksaray Sancağı): Konar-Göçer Türkman Taifesinden. Kayas Cemaatı, Beğdilli Aşiretindendir.” 25) “Kılıçbeğli (Kılıcbeğlü): Rakka, Erzurum, Kars, Ahıska ve Meraş Sancakları: Türkman Taifesinden. Beğdili Aşiretinden olan Kılıçbeğli Cemaati, bâ hatt-ı hümayun Rakka halalisine iskan olunmuşdur.” 26) “Kırgıl, Kırgıllı (Kırgıllu, Kargıl, Kargıllı, Kargıllı): Rakka, Aksaray, Hama, Hums, Adana, Sisi ve Meraş Sancakları: Konar-Göçer Türkman Yörükan Taifesinden. Kırgıllı Cemaatı, Beğdili Aşiretindendir.” 27) “Kızılkoyunlu: Rakka, Karaman, Kırşehir Sancakları, Haymana Kazası (Ankara Sancağı), Bolvadin Kazası (Karahisar-ı Sahib Sancağı), Şam Havalisi, Ankara cıvarı, Irak, Sabanca ve İznik-mid Kazaları (Kocaeli Sancağı), Ayazmend Kazası (karasi Sancağı), Bergama Kazası (Hudavendigar Sancağı), Mağnisa Kazası (Saruhan Sancağı), Süleymanlı Kazası (Kırşehri Sancağı), Nevşehir Kazası (Niğde Sancağı); Konar-Göçer Türkman Ekradı Taifesinden. Beğdili Aşiretinden olan Kızılkoyunlu Cemaati, senevi 300 guruş mal ile Ekrad-ı Lekvanik mukataası tevabiindendir.” 28) “Kömec, Kömenc, Könec, (Kömecli,Kömeclü, Gömec,Gömecli, Kgömeclü): Rakka Eyaleti, Mağnisa Kazası (Saruhan Sancağı); Türkman Taifesinden. Kömecli (Gömecli) Cemaatı, Beğdili Aşiretindendir.” 29) “Mîrzâ: Rakka ve Haleb Eyaletleri, Alacahan mevkii (Kangal Kazasında); Türkman taifesinden.Mîrzâ Cemaatı, Beğdili Aşiretindendir.” 30) “Perdeltacirlisi (Perdaltecerlisi): Rakka, Bilecik, Erzurum, Kırşehri, Bozok, Sivas, Karaman ve Dyarbekir Sancakları, Havran Ovası (Haleb Eyaleti); Türkman taifesinden. Perdel tacirlisi (Pardal tecirlisi) Cemaatı, Beğdili Türkman Aşiretindendir. 150 Hane olan cemaat-ı mezbure, Ruha (Urfa) ile Birecik beyninde vaki (Çermelik hanında iskan ve zer’ve hars ile meşgul iken, 120 senesinde firar ve Erzurum tarafına gidüb ve mirileri Rakka tarafından tahsil olunur iken, ahara malikane olmağla, bu tarafda olan bakiyyesi yankarına gitmişlerdir. Elyevm Kırşehir ve Bozok tarafında olurlar, deyu tahrir olunmuş.” 31) “Sarac, Saraclar, (Saraclı, Saraclu, Salac): Şarkpâre ve Tokat Kazaları (Sivas Sancağı), Ünye Kazası (Canik Sancağı), Kütahya, Hamideli, Aydın ve Karahisar-ı Şarki Sancakları, Mut Kazası (İçel Sancağı), Düşenbe Kazası (Alaiye Sancağı), Geyve Kazası (Kocaeli Sancağı), Uşak Kazası (Kütahya Sancağı): Konar-Göçer Yörükan taifesinden.” 32) “Tecerli-i Pardal, (Tecerlü-i Pardal): Karaman, Sivas, Kırşehir, Bozok ve Rakka Sancakları: Konar-Göçer Türkman Taifesinden. Tecerli-i Pardal Cemaatı, Beğdili Aşiretindendir.” 33) “Ulaş, Ulaşlı (Ulaşlu, Ulaşfakih), Ulaşlar: Adana, Tarsus, Meraş, Haleb, Karahiar-ı Şarki ve Rakka Sancakları, Yeni İl Kazası (Sivas Sancağı), Ordu Kazası ( Karahiar-ı Şarki Sancağı), Zülkadriye Kazası (Meraş Eyaleti), Çatalca Kazası (Hasha-i İstanbul Sancağı), Diyarbekir Eyaleti, Yalakabad Kazası (Kocaeli Sancağı), Rumkal’a Kazası (Rakka Eyaleti): Türkman Yörükan Taifesinden. Beğdili Türkman Aşiretinden olan Ulaş (Ulaşlı) Cemaatı, Çukurova’da Kurdkulağı ile Burnaz Köprüsü mabeyninde vaki, Karaküfiler nam mahalle iva ve iskan etdirilmeleri içün, Divan-ı Hümayun’dan emr-i Şerifi tahrir olunmuştur.” 34) “Yâdigârlar, Yâdigârlı (Yâdıgârlu): Rakka, Niğde, Sivas, Kütahya, Aydın, Saruhan, Karaman, Haleb, Hama ve Hums Sancakları, Avunya Kazası (Biga Sancağı), Keskin Kazası (Kırşehri Sancağı): Yâdigârlı Cemâatı, Beğdili Aşiretindendir.”(18)   

IV – TOROSLAR’DAN IĞDIR’A DEĞİN BEĞDİLİ OYMAKLARI .

Ali Rıza Yalman “Cenupta Türkmen Oymakları” adlı eserinde; 1922 senesinin Şubat’ından başlamak üzere 10 yılını Türkmenler arasında geçirerek araştırma yaptığını yazmaktadır. 200-250 Yıl önce Akdeniz bölgesine iskan edilmişlerdir. a)Yalman; Beydili Oymağı’nın 12 obasını şöyle sıralamaktadır: Türkiye’dekiler; 1) Ferhan’dinli (Kefer Sarı Köyü), 2) Tirkenli (İnkılap K.), 3) Şarkevi (Bostancık K.), 4) Karaşıhlı (Nizip Köyleri), 5) Ulaçlı (Arkık K.); Suriye’dekiler; 6) Kazlı veya Şahmanlı (Çeke Köyü), 7) Bekmişli (Belve K.), 8) Güneç-Bayraktar (Taşkapı K.), 9) Kadirli (Cübbin K.), 10) Hacı Mahlı (Tileyli K.),11) Haydarlı (Taşlı K.), 12) Çelebi (Kerpiçli Köyü). Ayrıca her obanında o dönemdeki reisini belirtmektedir.[19] Toroslar’ın Aladağ bölgesi Yüreğin Ovası’daki Beydili Aşireti yerleşim yerlerini ise: “Sirkenli, Çakşırlı, Kesik, Çukurkamış, İncirli (burada Karakoyunlular çoktur), Adalı, Topraklı, Kırhasan, İsahacılı (bu köyde halkın çoğu Malatya’lıdır), Kırmıtlı köyleri. Maraş, Gaziantep, Çukurova ve İçel bölgesinde de yöre yöre Beydili obaları vardır.(20) 19.Yüzyılda Aydın’ın Alaşehir kasabasından Çukurova’ya gelen ve yazın Aladağ çıkan Horzum Oymağı için A.Yalman, “Bu oba sanki Türkistan’dan gelmiş yeni bir oymağı hatırlatmaktadır” diyerek; Maraş, Kozan, Niğde, Kayseri ve Sivas taraflarında da obalarının bulunduğunu belirtmektedir.(21) Bugün Beydili Sıraç topluluklarıda giyim kuşamdan, geleneklerine kadar aynı özellikleri taşımaktadır. Horzum ya da Harezm denen bu obalar Beydili boyundandırlar. b) Nihat Çetinkaya, “Iğdır Tarihi” adlı eserinde, Beğdili Boyu oymak ve obaları ile igili aşağıdaki bilgileri vermektedir: “-Türkmenistan Türkmenleri’nden Yavmut boyunun Ak oymağına bağlı kollarından biri “Sarıcalı” Türkmenleridir. – XVIII. Yüzyılda Azerbaycan’ın Karabağ Hanı Sarıcalu oymağındandır. Erdebil valisi Sarıcalı oymağındandır. Gence Vilayeti 1593 Tahrir Defteri’nde 24 Oğuz 8 Kıpçak boyundan biri Sarıcalıdır. -Gaziantep Beğ-Dili Türkmenlerinin Mürselli oymağına bağlı Saricalu adlı bir oba da bulunmaktadır. -Gaziantep’in Vasılı Köyünde oturan, Beğ-Dilli Türkmenleri’nin Kara-Şıhlı adlı bir oymağı bulunmaktadır. -Diyarbakır’ın Karacadağ’ında yaşayan Türkân aşireti, Beğ-Dili Türkmenlerine mensuptur. -Osmanlı kaynaklarında, Türkâni göçebe yörük oymakları, Ankara, Kütahya, Karaman, Erzurum ve Bozok’da; Türkânlı ve Türkânelli aşireti Ankara, Erzurum ve Rakka’da yerleştikleri kaydediliyor. -Türkân aşireti 24 Oğuz boyundan Beğdililer’e bağlıdır. Siverek Karakeçili aşiretinin bir oymağının adı da Türkân’ idir. -Türkân aşireti ile ilgili olarak, Ziya Gökalp görüşünü şöyle ifade eder: “Türkân gibi esasen Beğdili boyuna mensup Türk olduğunu bilen fakat Kürtçe konuşan bir Türk aşireti.”(22) 

V – BEĞDİLİLERİN ULULARI BOZ-GEYİKLİ DEDE VE HUBYAR SULTAN. 

Prof.Dr.Faruk Sümer: Kanuni Sultan Süleyman I. (1520-1566) devrinin ilk yıllarında Halep Türkmenleri arasında Beğdili kolunun 40 obadan oluşan ve başlarında beğ ünvanlı şahısların bulunduğu büyük bir Türkmen topluluğu olduğunu belirtmektedir. Bu kırk obadan 26. ve 27. sıradaki Beğdili obalarının din ve tarikat adamlarından meydana geldiği görülüyor.Bu obalardan birincisi Hoca Ali Şeyh adını taşımakta ve dört Şeyh ailesinden müteşekkil bulunmaktadır. Defterde bu şeyhlerin : “kadimden er OCAĞI olup, bir senede üç kelâmullah hatmedüp sevabın hazret-i Hüdâvendigâr’a (Kanuni) edâ ettikleri, duaları makbul kimesneler” oldukları kaydedilmiştir. Yine şeyhlerden müteşekil bulunan ikinci oba Boz-Geyiklu adını taşıyor. Bu oba mensuplarının “kadimden vâcib ur-riâye kimesneler” oldukları evlerine “kurban, çerağ gelür dervişler idikleri” ve “hem mezkur Beğ-Dili cemaatinin uluları oldukları” söyleniyor.(23) Ahmet Yesevi soyundan bir şeyh olan ve Elbeyli oymağının piri, Boz Geyikli Dede’nin türbesinin Mınıç Kasabasının Kurudere’ye bir saat uzaklıkta olduğunu söyleyen A.Yalman, menkıbesini de şöyle anlatmaktadır: “Elibeyli’den çıkan Deli Ahmed’in sanına Boz-Geyikli derlermiş. Boz-Geyikli, bir gün, Urum’a, Hacı Bektaş’a gitmiş, Bektaşi olmuş, keramet göstermiş veli olmuş. Ordayken bir gün elindeki, çövenini (asasını) güneye fırlatmış, çöven şimdi türbesinin bulunduğu yere düşmüş, çobanlar bu çöveni almak istemişler, ama kimse yerinden kaldıramamış. Mavalı Aşireti kaldırırız demişler, develere bağlamışlar, develerin hepsinin beli kırılmış, sonunda Boz Geyikli kendi gelmiş, çövenini almış, böylece aşirette ulu olmuş. Hacı Bektaş Veli, yanındaki adamlarına mertebe vermiş. Boz Geyikli buraya geldiği için hernasılsa ona mertebe vermeyi unutmuş. Boz Geyikli asasını Hacı Bektaş’a doğru fırlatmış, asa gelirken Hacı Bektaş; Nurhak Dağı’na “Tut Ya Nurhak!” demiş. Asa Nurhak Dağı’nı yarmış, sonunda Hacı Bektaş mertebe vermiş ve Boz Geyikli’yi (Bişiri’yi) doğru yola getirmekle görevlendirmiş. Boz Geyikli Deli Ahmet, aslen Tokat’lı olup aşiretinin Rakka’da bulunduğunu bildiği için buraya gelmiştir.” (24) Bu söylenceyi Kara Hasan Efendi’den dinleyen A.Yalman; aynı zamanda resimler de çizdirmiştir. Bu resimler oymak damgalarıdır. Sıraç topluluklarının mezar taşlarında da benzer fiğürler vardır. Anılan söylencenin bir versiyonu da Tokat’ın Almus ilçesi Hubyar Köyü’nde türbesi bulunan Hubyar Sultan için anlatılmaktadır. Hubyar Sultan ve Boz Geyikli’ininde Ahmet Yesevi soylu olduğu anlatılmakta ve esas adlarda Ahmet olup, Hacı Bektaş’ın halifelerindendirler. Yine her ikisi de Beydili boyundan ve Tokatlı’dırlar. Bu söylence bize şu çağrışımı yapmaktadır: Acaba bu iki kişi gibi gözüken ulu zatlar aynı kişi midir? Hubyar Köyü’nde ve Tokat-Sivas-Yozgat Sıraç Topluluklarında anlatılan söylencelere göre Hubyar Sultan’ın 11 yıl Alanya ve Akdeniz yöresinde kalmıştır. Biz de bu söylencelerden hareketle bu zatların aynı kişi olabileceğini düşünüyoruz. Türbenin birisi makam (düşek) olabilir. Çünkü belgelerden anladığımıza göre Tokat-Sivas yöresinde iki tane Hubyar vardır. Biri 13.yüz yılda yaşamıştir, diğer 16. yüz yılda yaşamıştır. Güney’de yaşayan Beydili oymaklarını piri bunlardan bir olabilir. Çünkü, Boz Geyikli’in Tokatlı olduğu anlatılmaktadır ki bizin saptamamız da bir olasılıktır. 1656 yılında Tokat’a gelen Evliya Çelebi Seyahatnamesi’de: “Hacı Bektaş-ı Veli’nin hayırlı ve bereketli dualarıyla bu eski tarihi şehir: Alimler konağı fazıllar yurdu ve şairler yatağıdır” Bu şu demektir: Yöre Alevi-Bektaşilerin yoğun olduğu bir yerleşim alanıdır. Evliya Çelebi bölgeyi dolaşır ve Eyalet merkezi (Yeni-İl) içinde; “Sivas eyâletinin sancakları şunlardır: Amasya, Çorum, Bozok, Divriği, Canik ve Arapgir, Sivas sancağı paşa merkezidir.” Demektedir. F.Sümer, Yeni-İl’de yaşayan Beğ-Dili oymaklarının III. Murat (1574-1595) devrinde kış gelince Halep bölgesine inerek kışladığın belirtmektedir.(25) Bu obalar arasınas Sincan, Yellüce, Güneş gibi obalar vardır ki, halen aynı adı taşıyan Sivas’ta köyler vardır. Yellice Köyü’nde Şeyh Şazeli Sultan Ocağı; Güneş Köyü’de de Garip Musa Ocağı vardır. Yine yöredeki onlarca köyde Türkmen Baba ve Dedelerinin türbeleri vardır. Bugün Beğdili boyu obalarının bir çoğu sünni olduğu görülsede eskiden Alevi olduğu anlaşılmaktadır. Doğanşar’ın bir çok sünni Türkmen köyü kendilerinin önceden Alevi olduklarını söylemektedirler. Gaziantep ve İçel bölgesindeki Türkmen köyleride aynı şekilde süreç içinde baskılar sonucu sünnileşmişlerdir. Maraş, Gaziantep, Urfa ve Diyarbakır cıvarında ise bazı Beydili Türkmenler aşiretleri; Osmanlı ve yerel Kürt Aşiretlerinin baskılar sonucu hem sünnileşmişler hemde Kürtleşmişlerdir. 

VI – BEĞDİL’İN BAZI BEYLERİ.

Aşiret iskanlarını organize etmek ve yönetmek amacıyla: vali, sancak beyi, kadı, naip,katip, mübaşir, bey, iskanbaşı, kethuda gibi memurlardan oluşan bir iskan dairesi oluşturulmuştur.İskan hareketinde oymakları yönetmek amacıyla; boy veya oymaklardan birine mensup kişilerden “İskan-Başı” adıyla bir bey atanmaktaydı. Elimizdeki kayıtlara göre ilk tayin tarihi 1693 Şubat ayında olup, önce Bozkoyunlu oymağına mensup olan Firuz-oğlu Şahin Bey ondan sonra da kardeşi Kenan bey tayin edilmiştir.(26) Yeni-İl Beydili Oymakları H.1101/M.1699 yılında Avusturya seferi hümayuna gelmeleri ferman olunarak 150 atlı olarak, boy beğleri ve kethudaları, iş erleri deftere kayıt edilmişlerdir. Oymak beyleri şunlardır: -Firuz Beğ oğlu Şahin Bey, -Seyifhan Beğ, -Şedidoğlu topal Assaf Beğ, -Ebu Seyif oğlu Mirza İsmail Beğ, -Beğmişlü Ganem Beğ, -Kara Şeyhlü Kızıl İdris Oğlu Musa Beğ, -Kör Nasır Beğ, -Şeyh Musa Kethudası, -Yüz Hatem Ağaoğlu Hasan Beğ, -Şah İsmail oğlu Mehmet Beğ, -Bozkoyunlu Ahmet Kethuda, -Bozkoyunlu Murteza Kethuda, -Kara Şeyhlü El’is oğulları Kenan ve Kesal Bey -Kırgıl Yahya oğlu, …. -Döğerli Yedi Beğ, …..(27) Tokat ve Sivas yörelerindeki Beydili mensubu köylüler dedelerinin Osmanlı Ordusu ile Rumeli’ye seferlere gittikleri anlatılmaktadır. Yukarıda andığımız beylere ilişkin bir çok rivayet vardır. Beydili Sıraçlarının bu dönemdeki önderi Kenan Şeyh’dir. Tokat ve çevre illerinde erkek adı olarak “SATILMIŞ” adına çok rastlanılmaktadır ki ; bu ad Beydili beylerinden Pir-Budak oğlu Satılmış’dan gelmektedir. Üç yüzyıllık bir gelenek hala yaşatılmaktadır. 18. Yüz yılın ilk yıllarından itibaren Bolu’dan Sivas’a kadar ki bölge; emmiyet ve aşayışın olmadığı, leventlerin ve başıbozuk zümrelerin, eşkıyaların köyleri yağmaladığı, yerel yöneticilerin halka zülmettikleri bir dönem başlar.(28)   VII – TÜRKMENLERİN ZORUNLU İSKÂNIN NEDENLERİ. Prof.Dr.Cengiz Orhonlu 1691-1699 yılları arasında konar-göçer halkın hükümet tarafından iskan edilme sebeblerini şöyle açıklar: 1.Konar-göçer ahalinin merkeziyetçi bir devlet nizamı ile bağdaşmayan hayat tarzları yüzünden yerli halka büyük zararlar vermelerini sona erdirmek… 2.Harap ve boş yerleri imar etmek ve yeniden ziraate açmak… 3.Diğer şakavet unsurlarına ve daha büyük zararlar meydana getiren göçebe gruplara karşı yerli ahaliyi, ekili topraklarını ve hayvanlarını muhafaza (etmek). Göçerler yaylak-kışlak mahalleri arasında gidiş geliş esnasında ekili toprakları hayvanlarına çiğnetip mahsülleri yedirmeleri devamlı tekerrür etmekte; köyler ve kasabaları tahrip etmekteydiler. Çoban ile saban arasında bir mücadele diyebileceğimiz bu göçebe hareketi; seyyar kütlelerin tahribkar zaferleriyle sonuçlanmaktaydı. Devlet bu durumu sona erdirmek için; 11 Ocak 1691’den itibaren çeşitli ferman, hüccet ve emirler yayınlar. Bu kararların özeti şudur: 1.Harap ve boş yerlerin yeniden imari ve ziraate açılması ve kaybedilmiş zirai gelirin kazanılması. 2.Oymakları konar-göçer hayattan (Türkmanlık’tan) çıkarıp yerleşik hayata intibak ettirmek. 3.İç emniyet bakımından güneyde, özellikle kuzey Suriye’ye doğru baskı yapan Aneze ve Şammar gibi Arap kabilelerin istilalarına karşı adeta bir muhafaza kuvveti sıfatıyla inzibat işlerinde kullanmak.(29) Prof.Dr.C.Orhonlu harita ve aratırmasıyla (30); Ahmet Refik’de belgeleriyle (31): Beğ-dili boyu bütün obaları ile birlikte 1691 yılında Ağça-Kale’den Rakk’ya varıncaya kadar olan yerlerede, Belih Çayı kıyısında iskan olmak üzere emir aldı. Derken, Prof.Dr. Yusuf Halaçoğlu; 1704 yılına kadar Beydilli Türkmenlerinin Rakka’ya iskan edilmek üzere sevk edildiğini ve bu yolda emr-i şerif verildiği görülmektedir, demektedir.(32) “Aşiret İskan Defteri”ninde 1693 yılından 1752 yıllarına değin zorunlu iskan devam ettiği anlaşılmaktadır.(33) 

VIII. OZANLARIN DİLİNDEN BEĞDİLİ. 

Prof.Dr.F.Sümer şöyle demektedir: Böylece Beğ-Dili’nin güzel günleri sona ermiş, acı ve hüzünlü günleri başlamıştı. Rakka’ya iskanları emredilen Beğdili obaları Halep Türkmenleri arasındaki, o zamana kadar başka yerlerde yerleşmemiş obalar ile Yeni-İl’deki bütün obalar idi… Hepsi 3200 vergi evi ediyor.. Bir çoğu da çok sevdikleri Urum’a kaçmışlardır. Beğdil Boyunun beği Firuz Bey ise İran’a kaçar. Firuz Bey için yazılan bir şiirde Alevilik’deki “Durna” kuşu ile “Semah” ritüeli yer alır:

“Seherde avazınn bağrımı deler 

Durnanın kanadı köz gibi yanar 

Kaldırmış kanadın yavru baş sanar 

Firuz Beğ Acem’e gitti durnalar. 

Çağrışı çağrışı yayladan inin 

İnin Ayn-Elize bir semah dönün 

Beğden izin oldu koruya konun 

Firuz Beğ Acem’e gitti durnalar. 

Rakka’dan kaçanlar şiddetle takip olunarak tekrar çölleredeki iskan yerlerine getirilirler. Diğer Türkmen oymakları zamanla birer birer fırsat bulup iskan yerlerinden kaçtılar ise de kalabalık ve boy tesanüdünü muhafaza eden Beğ-Dililer Rakka’da kaldılar. İskanın icrasına Kadı-zade Hüseyin Paşa başlamış ve Yusuf Paşa tamamlamıştır.(34) Taşdemir adlı ozan şiirinin bir kıtasında Yusuf Paşa için şöyle der:   

“Kadı-Oğlu Yusuf Paşa gelende, 

Yalan dünya benim derdi Beğ-Dili, 

Seksen bin evle Rakka’ya iskan olanda 

Tayı, Muvali’yi kırdı Beğ-Dili. 

TAŞDEMİR’im de söyler özünden, 

Methedelim Beğ-Dili’nin yazından, 

Ala Bucak Kettele’nin düzünden, 

Hamed ‘in sancağını bastı Beğ-Dili.”   

Rakka’da iskan olan Türkmenler’in Arap ve Kürt aşiretleriyle savaşlarını anlatan aşaığdaki şiir çok anlamlıdır. 

Rakka çöllerinden gelen gaziler 

Rakka’nın gonca gülü soldu mu? 

Yeniden bir haber duydum oradan 

Cerid Bekir öldü derler öldü mü? 

Cerid Bekir öldü ise kırıldı kilit 

Yolumuza çöktü bir kara bulut 

Kürdülü Kerim’le Bayındır Halit 

Kolu bağlı cellatlara vardı mı?  

Kul Sadun’um der ki bulamadık vefa 

Hükmümüz geçerli şol Kaf’tan Kaf’a 

Ulaşlu oğlu Hacı Mustafa 

Alayları bölük bölük böldü mü.? 

IX -TÜRKMEN SÜRGÜN BÖLGESİ: RAKKA. 

Osmanlılar’ın Türkmenleri sürgün ettikleri RAKKA bölgesi neresidir? Rakka Eyaleti, Beydili boyunun sürgün yeridir. Ruha Eyaleti olarakta bilinen Rakka bölgesi 1516 yılında Osmanlı ülkesine katılır. Diyarbakır ile Halep eyaletleri arasınada kalan bölge merkezi Urfa olmak üzere 6 Sancaktan oluşan Rakka Beylerbeyliği de 37 Zeamat ve 616 tımar vardı. Osmanlı yönetimi bu bölge için özel iskan politikası uygulayarak Beydili ve Bozulus Türkmenlerini Fırat Irmağı boyunca yerleştirme girişimleri başarsız oldu. Göçebe Türkmenlerin düzenleri bozuldu. Türkmenlere Arap Aşiretleri eşkıyası saldırıları da istikrarı bozunca 18. yüzyıl karışıklıklar giderek arttı.19 Yüzyılda meydana gelen ayaklanmalar ile Mısır Hidivi İbrahim Paşa’nın bölgeyi alması sonucu; Türkmen Aşiretler yöreden çekildiler. 1840’da bölge tekrar Osmanlılara geçince Rakka Eyaleti kaldırılarak Urfa, Halep’e bağlı bir sancak oldu. Ahmet Refik, Anadolu’dan Türk Aşiretleri’nin 966/1559 ile 1200/1786 döneminde Rakka çöllerine ve diğer yerler sürgünleriyle ilgili yayınladığı Osmanlı belgeleri, kan ve zülüm kokmaktadır ve bu durum içler acısı bir uygulamadır.(35) Ankara’dan Giresun Keşap’a kadar ki bölge 16. ve 18. yüzyılda Oğuz Türkmen aşiretleri’nin yaşadığı bir coğrafyadır. Osmanlı yönetimi 400 yıl bu bölgede şiddet ve zülüm uygular.Çeşitli boylara mensup bu Türkmenler yerlerinden yurtlarından edilerek, yerlerine Doğu ve Güneydoğu’dan getirilen Sünni Kürt aşiretleri yerleştirilir. Gönderildikleri yerlerden kaçan Türk Aşiretleri eski yurtlarına dönerek Orman içlerinde ve dağlık yörelerde yaşamışlardır. Konya, Ankara, Kırıkkale, Kırşehir, Çorum, Amasya, Tokat, Yozgat, Sivas bölgesinden sürgün edilerek zorla iskana tabi tutulan Türkmenlerin hepsi Kızılbaş Aşiretleridir. Bunların çoğu Rakka gibi sürgün yerlerinden kaçarak Kürt yörelerine sığınmışlar ve süreç içinde Kürtleşmişlerdir. Keskin’de bulunan Hasan Dede Ocağı (36), yine aynı yörede Haydar Baba (Haydari Sultan) Ocağı ve Koçu Baba Ocağı dönemin Beydili Boyu Türkmenleri’nin inanç merkezleridir. Hasan Dede Ocağı talipleri Beydilli aşiretinin Kuyumcu, Köçekli, Gündeşli obalarıdır.(37) Yunus Koçak, “Hasan Dede” adlı eserinde bu durumu ortaya koymaktadır.(38) Koçu Baba evlatlarından İbrahim Ulusoy’un bize anlatımları bu dönemde ki olayları aydınlatmaktadır. Yeni İl (Sivas) Bölgesinden de Beydili Kızılbaş oymakları ile diğer Türkmen Kızılbaş aşiretleri Rakka’ya sürgüne gönderilmiştir. Amasya-Tokat-Yozgat-Sivas bölgesinde Beydili Boyunun önemli Kızılbaş aşiretinden olan Sıraçlar da iskana zorlandığı için 16.yy. başlarından 19. yüz yıl sonlarına kadar Osmanlılarla sürekli çekişme içinde olmuşlardır. Sıraç Aşiretleri’nin dini ve siyasi lideri Kurtoğlu Vel Baba 1864 yılında Hakk’a yürüyünce yerine eşi Anabacı Sultan Anşa (Ayşe) Bacı geçer. Anşa Bacı’ yı “Kızılbaşlık Propagandası “ yapıyor diye mutasarrıf olarak görev yapan Kazova’da Haruk çiftliği sahibi Bekir Sami Paşa’ ya şikayet ederler. 16 Şevval 1311 (10 Nisan 1894) tarihinde durum bir raporla Ankara Valisi Mehmet Memduh tarafından Padişah Sultan Abdülhamit’e “Kızılbaş Aleviler” olduklarını ve “siyasi bir mesele ihdas edebilecekleri”ni bildirilir. Bu İstihbarat Raporuna kitabında yer veren Enver Behnan Şapolyo; “Memduh Paşa’nın bu raporundan anlaşıldığına göre, Kızılbaşları tetkik edip anlayamanıştır. Öz Türk olan bu halkı padışaha zararlı bir unsur, İslamiyet’ten ayrılmış bir zümre olarak göstermektedir.” Demekte ve Hubyarlı (Sarac) Beydili boyundan olduğu belirtilmektedir.(39) Anşa Bacı altı çocuğu ve ileri gelen akrabaları ile önce Tokat’ta sorulanır. Samsun’ dan gemiyle İstanbul’a getirilirler. Orada tekrar soruşturmaya tabi tutulurlar. Soruşturma esnasında Anşa Bacı’ın talibi ve Çakmak köylü olan Tersane Komutanı Osman Paşa, Anşa Bacı’ya yardım eder. Soruşturma neticelenir , Padişah II.Abdülhamit’in emriyle Anşa Bacı ve oğulları ve damadı Köseoğlu İbrahim, Suriye’nin Şam kentine sürgüne gönderilirler. Anşa Bacı yanındakilerle beraber üç yıl zorunlu olarak Şam da sürgünde tutulmuştur. Bu üç yıl içerisinde Kerbela’yı Necef’i ziyaret etmişlerdir. Sürgün cezaları bitip Tokat-Zile – Acısu Köyü’nün yolunu tutan Anşa Bacı ve yanındakilerin geleceği haberini duyan binlerce kişi Anşa Bacı yı Amasya’da karşılamışlar ve kalabalık bir halk kitlesiyle Anşa Bacı ve evlatları Acısu Köyü’ne dönmüşlerdir. Anşa Bacı’nın yaşadığı bu sürgün hayatı ve işkence dönemi mazlumun yanında yer alan Alevi kitlesini daha çok etkilemiş ve Anşa Bacı’nın etkinliği ve sevenleri daha çok artmıştır. Anşa Bacı çocuklarının da küçük yaşta olması sebebiyle Aşiretin başına geçmiş ve Acısu Köyü’nde bulunan Hubyar Ocağına tabi posta oturmuştur. Bugün Anşa Bacı Ocağı ve Cemevi; Beydili Sıraç Aşireti’in inanç merkezidir.(40) Birinci Dünya Harbi’nde Beydili-Sıraç topluluklarından oluşan Redif Taburu, 1913 yılında Rus Cepesine savaşa gitmiş, mütareke sonrası sancaktar İsmail Çavuş; tabur Sancağın getirerek Hubyar Sultan Türbesi’nin üzerine örtmüştür. Ayetelkürsü işlemeli ve üzerinde “Koçhisar Redif Taburu’nun Yadigarıdır 1331) yazılı yeşil sancak halen türbededir. Kurtuluş savaşında maddi ve ayni destek veren Sıraç toplulukları Atatürk’ü fiilen desteklemişler ve bu günde onun düşünceleri doğrultusunda gitmektedirler. 

X – RAKKA’DA OSMANLI YÖNETİMİNDEN BİR KISSA. 

Gaziantep bölgesinde yerel araştırma yapan Cuma Karataş, kitabında şu söylenceye yer verir: “Abbas Paşa, Urfa valisidir. Göçebe Türkmenler de Rakka ve Colap’ta yerleştirilmiş, tarımla uğraşmaktadırlar. Topraklar devletindir. Her köyde devletin bir görevlisi bulunmaktadır, tarım işlerini kontrol etsin diye. Bunlara “Şahna” denilmektedir, seksen şahna görevlendirilir her yıl. Bu şahnalardan biri bir Türkmen kızını beğenir. Daha sonra bu kızın güzelliğini Abbas Paşa’ya anlatır. Abbas Paşa kızın babasını yanına çağırır, ondan kızını kendisine eş olması için ister. Kızın babası tek başına karar veremeyeceğini, aşiretine danışması gerektiğini bildirerek süre ister, köyüne döner. Kızın babası aşiretin ileri gelenleri ile ve diğer aşiretlerle görüşür, bilgi alışverişinde bulunur. Sonunda kızı Abbas Paşa’ya vermeye karar verirler. Anacak bu kararlarını gizli tutarlar. Harman zamanı ürünlerini samandan ayıkladıktan sonra, tüm Türkmenler kendi aralarında anlaşır, seksen şahnayı birden harmanların içine atarak yakarlar. Eşyalarını toplayıp Colap’tan kaçaralar. Fırat’ı geçip bu günkü yaşadıkları alanlara yerleşirler.”(41) Osmanlı, Rakka’daki Türkmenleri cezalandırmak için Abbas Paşa’yı görevlendirmiştir. Abbas Paşa’ın İskenderun’dan karaya çıkıp bölgeye gelişini Dadaloğlu şu deyişi ile anlatır:   

“İskeleden kaktı ol Abbas Paşa, 

Kızılı, boranlı dağ var önünde, 

Elbeyli beylerin at başı çekmez, 

Çevrilip konacak yer var önünde.   

İlleride Osman Bey, zorbalar başı, 

Aşireti var, çıplak eder savaşı, 

Keser kelleler, basar üleşi, 

Kartallar dönecek yer var önünde,   

Küçük Ali Oğlu da, haykırır kakar, 

Düşmanı görünce, belini büker, 

Çimbulat kılıçla demir bent söker, 

Omuzu kalkanlı er var önünde.   

DADALOĞLU der; ordan geçerse, 

Elbeyli Türk’ünden yolun açarsa, 

Akan kanlı Murat köpük saçarsa, 

Seyit Battal gibi er var önünde. (42)   

XI – OSMANLI BELGELERİNDE SÜRGÜN TUTANAKLARI. 

Beğdili Aşireti başta olmak üzere, her boydan Türkmen obaları Rakka’ya zorla sürgün edilerek o bölgeye iskan edilmeye çalışılır. Aşağıda vereceğimiz belgelerdende anlaşılacağı gibi Türkmenler Rakka’dan firar ederek ya eski bölgelerine ya da Anadolu’nu içlerindeki dağlık yörelere sığınırlar. Canik, Munzur ve Toros dağları ile uzantıları “kaçkuncu” Türkmenlerin yurtları olur. Ya da C.Orhonlu’nun belirtiği gibi “İskandan kaçanlar Anadolu yakasında bulunan şehir ve kasabalara iltica etmişler evkaf, has, tımar, zeamat topraklarına, ayni zamanda çiftliklere ve diğer oymaklar arasına gizlenmişlerdi” Bunun nedeni de “Arap aşiretlerinin baskılarına karşı Türk oymaklarının mücadelesinin yönetimce şiddetle cezalandırmasından kaynaklanmaktadır. Bu cezalandırma yöntemleri türkülerde canlı olarak görülmektedir” (43) Bayındır, ve Döğer Boyu oymakları ve obaları ile Bozkoyunlu cemaati, Beğdili Boyuna tabi olarak Rakka’da iskan edilirler. Sonrası içinde Ceved Türkay, Osmanlı belgelerinden şunları yazmaktadır: “Bayındır Cemaati, Beğdil Aşiretine tabidir. Rakka iskanından Bayındır Türkmanı Cemaatının yaylakları, Sivas cıvarında Tonos (Tenos) ve Kangal Nahiyelerinde vaki Ulaş nam Karye ile Kangal Karyesinin mabeyninde olan Deliktaş ma’beri idi”… “Beğdili Aşiretine tabi olan Bozkoyunlu Cemaati, Konya ve öte caniblerinde yiğirmi kadar evleriyle olurlar ve on kadar evleri Aksaray Sancağında Beğdik Türkman içinde Balam Halil ve gayrileri yanlarında olurlar deyü tahrir olunmuş”… “Döğerli Cemaati, 150 hane olub, Beğdili Aşiretine tabidir. Cemaat-i mezbure, 1140 senesinde Rakka Beğlerbeği Süleyman Paşa zamanında bilkülliyye firar ve mahall-i iskanlarında bir evleri kalmayub, bizler Alacahan’a muhafazacı yazıldık derler imiş. Kendüleri muhafazıcı değil, bir iki sene kalırlar ise, ol etrafın harab ve yebab olmasına dahi sebeb olub, bunların anasıl Beğdili Türkmanı eşkıyasıdan olup, bunların teaddisi sebebiyle ebna-i sebil bilkülliyye munhatı-olub ve Beğdili Türkmanı’nın ekseri yanlarına tecemmu’edecekleri bi iştibah’dır deyü tahrir olunmuş”… Avşar ve Bozulus topluluklarına ilişkin ise: “Avşar-ı Recepli Cemaatı, mukaddema Rakka’ya iskan olunmuşlardır. Mahall-i iskanda elli kadar evleri vardır. Cemaat-ı Mezbüreden Beğler ve Torunlar ve reayaden ikiyüz kadar evleri, mukaddema gidüb bindokuzyüzyirmibeş kuruş beher sene Rakka tarafına mal verirler idi. Binyüzkırk senesinde Süleyman Paşa zamanında kırk kadar evleri firar ve hala mahall-i iskanlarında elli kadar evleri kalmıştır deyu tahrir olunmuş. Afşar-ı mezbür, Rakka’ya iskanı ferman olunub Zîr’e kaydolmuştur”… “Bâb-ı Altun Cemâatı, Bozulus Aşiretine tabi olub, yiğirmibeş hanedir. Cemaat-ı mezbür, Kadızade Hüseyin Paşa (1140 senesinde Rakka Beğlerbeği) zamanında îvâ ve iskân ve istikrâr olunup ve zer’ve hars ile meşgul iken, bazı avarız ve havadis zuhuriyle ekseri fırsat bulup, Rum tarafına ve Bozok caniblerine firar edüb ve gerü kalan evleri dahi, evvel giden evlerimiz gelmedi deyü birer beşer fırsat bulup, firar edüb, hala mahall-i iskanda bir evleri yoktur. Elyevm cümlesi Keskin ve Bozok ve Kırşehir ve Çiçekdağı taraflarında olurlar deyü tahrir olunmuş”… “Bozulus Aşiretine tabi olan Harmandalı Cemaatı, 60 Hanedir. Cemaat-ı mezbürenin bir miktarı 1120 senesinde firar edüb, badehü Yusuf Paşa irca’ve Rum’a firarileri ahara malikane olunmuş deyu, mahall-i iskanda olanlar dahi üçer beşer firar etmek üzerdir. Hala mahall-i iskanlarında yiğirmi kadar evleri ancak kalmışdır. Elyevm Rum tarafınad olanlar, Bozok’da ve Salarlı ve Mamalı ve Pehlüvanlı içlerinde olurlar”… “Kabağılı Tokuzu Cemaatı, Hacıayvadoğlu Aşiretinden olub, 150 hanedir. Cemaat-ı Mezbürenin bir miktarı 1126 senesinde firar edüb, baki kalan yüz kadar evleri dahi Süleyman Paşa (Rakka Beğlerbeği) zamanında bilkülliyye firar ve bâdehû Vezir Ahmet Paşa zamanında bir miktar evleri, mahalli iskana gelüb, nehr-i Fırat’ı geçirmeyüp, Birecik nahiyesinde.. nâm karyede ikamet etdirüb, hîn-i azlinde Kedhüdası Mehmed Kethüda maan götürüb, hala cümlesi, Antakya kurbünde ve Gavurdağı tarafında olurlar; deyu tahrir olunmuş”… “Karakocalı Cemaatı, 35 hane olub, Beğdili Aşiretine tabidir. Cemaat-ı mezbür, Konar-Göçer Yörükandan olub, ezkadim Biga ve Çan kazalarında yaylayub, İnegöl ve Tuzla ve Bayramiç Kazalarında kışlarlardı. Cemaat-i Mezbüre, yüzkırk senesi Süleyman Paşa zamanında bil külliyye evleriyle mahall-i iskanlarından huruc ve Rum tarafına firar ve hala Kangal Kazası dahilinde Alacahan tarafında olurlar. Bizler, Kangal Cami’i evkafındanuz, Alachan’a muhafazacı tayın olunduk, derler imiş. Cemaat-ı mezbüre, iki kabile olub, bir kabilesi cami-i mezbür vakfı ve bir kabilesi dahi otuzbeş senedir mahall-i iskanda olurlar. Mezbürlar, aslında hırsız ve haramzade olub, ol tarafda kalur ise, ol etrafın dahi harabına bais olurlar deyu tahrir olunmuş”… “Küçüklü Cemaatı, Bozulus Aşiretindendir. 150 hane olub, üçyüz guruş zamla Yeni İl mukataasına ilhak olunmuşdur. Küçüklü Cemaatı, Kadızade Hüseyin Paşa zamanında iva ve iskan ve istikrar olunub ve zer’ve hars ile meşgul iken, bazı avarız ve havadis zuhuriyle ekseri fırsat bulub, Rum tarafına ve Bozok caniblerine firar edüb ve gerü kalan evleri dahi evvel giden evlerimiz gelmei deyü birer beşer fırsat bulub, firar edüb, hala mahall-i iskanda bir evleri yoktur, elyevm cümlesi Keskin ve Bozok ve Kırşehri ve Çiçekdağı tarafında olurlar, deyu tahrir olunmuş. Küçüklü Cemaatı, Gencelübayadı (Gençlü Bayad) demekle marufdur”… “Bozulus Aşiretinden olan Cemaat-ı Silsüpür Ceridi, 250 haneden ibaret olup, malına 450 guruş zamla Yeni İl mukataatına ilhak olunmağla, kırkaltı mukataasına kayd olunmuştur. Cemaat-ı mezküre, Kadızade Hüseyin Paşa zamanında iva ve iskan ve istikrar olunub ve zer’ve hars ile meşgul iken, bazı avarız ve havadis zuhuriyle, ekserisi fırsat bulub, Rum tarafına ve Bozok caniblerine firar edüb ve geru kalan evleri dahi evvel gidenlerimiz gelmedi deyu, birer beşer fırsat bulub, firar edüb hala makall-i iskanda bir evleri yoktur; elyevm cümlesi Keskin Ve Bozok ve Kırşehri ve Çicekdağı taraflarında olurlar, deyu tahrir olunmuş.”(44) 

F.Sümer, “Bu iskanda en büyük ızdırabı Beğ-Dili boyu çekti” demektedir. Enaz bu boy kadarda; 13. yüz yılda Orta-Asya’dan Anadolu’ya gelen Bayat boyundan olan Barak obalarıda Rakka’ya iskan esnasında eza-cefa cekmiş, zülüm görmüştür.(45) Bu İskanla ilgili Dedemoğlu şu deyişi söyler:   

Çıktık Horasan’dan sökün eyledik 

Düşürdüler bizi tozlu yollara 

Omuzlarda parlıyor uzun şelveler 

Aşırdılar bizi karlı dağlara

Bölük bölük oldu yüklendi göçler 

Atlaydı yaşlılar yayadı gençler 

Başımıza geldi olmadı işler 

Düşürdüler bizi görülmedik ellere   

Gehi konduk gehi göçtük yollardan 

Bilip bilmediğim yaban ellerden 

Kerbela çölünden ıssız dağlardan 

Bizden sonra bir ad kalsın dillere   

Oradan geçirdi sürdü Colab’a 

Seksen dört bin hane gelmez hesaba 

Deve koyun insan çoktur kalaba 

Susuz hayvan inileşir çöllerde

DEDEMOĞLU der ki aşkın bağından 

Aşırdılar bizi Yozgat dağından 

Anadolu Sivas şehri sağından 

Göçtüğümüz destan olsun dillere.   

Beğdilli aşiretinin büyük ozanı Dedemoğlu; Çorum’un Sungurlu ilçesinin Araf köyündendir. Çiftlik köyünde de “dedemoğlu” lakablı bir aile vardır. Alaca (Hüseyinova) İlçesinin Oyacı adlı köyünden olduğunu söyleyenlerde vardır.(46) Dedemoğlu adıyla bir Alevi Dede Ocağı var olması, Ozan Dedemoğlu’nun Çorumlu olduğunun kesin olarak göstermektedir.   

SON SÖZ: 

Beydili Boyunu incelememizin nedeni; Oğuz Türkmenleri içinde Tuna boylarından bugünkü Türkmenistan’a değin uzanan coğrafyada en yaygın bir topluluk olmasından kaynaklandığı gibi, binlerce yılık törelerini halen devam ettirdiklerinden dolayı özel olarak seçtik. Diğer Türkmen oymaklarının bir çoğu kentleşme ile birlikte geleneklerini yitirmişlerdir. Ülkemizde ise Beğdili obaları Edirne’den Kars’a kadar her yörede vardır. Beğdililer özgün bir Türk Kültürel kimliğe sahiblerdir. Araştırma yaptığımız Yozgat-Tokat-Sivas bölgesinde Beğdili toplulukları; etnografik, folklorik, filolojik, dini inanç ritüelleri açısından Oğuz töresini yaşatmaktadırlar. Bu Türkmen kimliklerinden dolayıda zülmedilmiş, tarih boyunca kimlik mücadelesi vermişler, bu nedenle Raka Çölleri’ne sürgüne gönderilmişlerdir. Bu mücadelenin odağınıda da üç temel ilke vadır. “Eline beline diline sahib olmak.” Bugün “Eline Beline Diline Sahib Olmak” düsturunun ulusal siyasal bilinçdeki adı; “Ulusal Devlet’e, Ulusal Dil’e, Ulusal Tarih’e sahib çıkmaktır.” Bu ereğin temel rengide “TÜRK EBRUSU” çerçevesinde hayatiyet kazanmasıdır. Ebruyu teşkil eden hakim renk bayraktaki kızılak, Türkçe’deki duruluk, Oğuz Han’dan gelen tarih bilincidir. Bin yıllık Anadolu tarihi, kültürü, dini, dili; “Türk Ebrusu” alışımından “Türkiye” tablosunu Atatürk yaratmıştır. Oğuz Han’ın torunları olarak bizlerde bu tabloya sıkı sıkıya sahib çıkmalıyız… 

Hubyar Sultan

Hubyar Sultan ve Hubyar Abdal Söylencesi

HUBYAR SULTAN ve HUBYAR ABDAL SÖYLENCESİ


Hubyar Sultan’ın Horasan’dan 13. yüzyılda gelip, Antalya’ da belirli bir süre konakladığı ve daha sonra Tokat’ ın Erkilet köyüne yerleştiği, daha sonra Tekeli dağı eteklerine geldiği ve aşireti ile birlikte burada konakladığı anlatılagelmiştir…..
Hubyar Sultan’ın torunlarından Hubyar Abdal’ın, bugün bulunduğu yöreye gelişi, Celali isyanlarının en yoğun dönemlerinde olmuştur. İsyan sonrası diğer Türkmen aşiret reisleri gibi Hubyar’ ın da yüce dağların eteklerine sığındığı ve yaşantısını burada devam ettirdiği bilinmektedir. Hubyar Abdal’ın Tekeli dağı eteklerinde yaşarken, bir gün sefere giden ve o bölgeden geçen Sultan Murat ile karşılaştığı ve 40.000 kişilik ordusunu küçük bir kazandan çıkarttığı bin bir türlü yemekle doyurduğu rivayet olarak anlatılmaktadır. Yine rivayetlere göre Padişah seferden döndükten sonra Hubyar Abdal’ı huzuruna çağırtır. Bu sebeple Hubyar Abdal İstanbul’ un yolunu tutar. Yolda giderken güzergahta bulunan Baba İlyas, Baba İshak, Keçeci Baba, Koyun Baba dergahlarına uğrayarak konaklar ve dervişlerle hoş muhabbetler ve cemler yapar. Yol erkanı yürütürler. Hubyar Abdal’ın bu yolculuk esnasında inanılmaz kerametlerde bulunur. Yolculuk sırasında bir köyden geçerken, köylü bir kadından su ister. Fakat bu köyde su sıkıntısı vardır ve bu sebeple kadın su veremez. Hubyar, bunun üzerine kerametini gösterir, elindeki asayı yere vurarak su çıkartır. Köylüleri de hubyar’ a talip olurlar. Bugün bu kuyu Tokat’ın Çaylı köyünde bulunmakta olup, halen de kullanılmaktadır. Çaylı köylüleri de yüzyıllardır Hubyar dedelerine bağlıdırlar.
Bunun dışında; Koca bir taşı kılıcıyla ikiye bölmek, Köprüden geçmesine izin verilmeyince ırmağı kurutmak veya yönünü değiştirmek, Denizden yürüyerek geçmek, Bir avuç kumla ırmağı toprağa dönüştürmek gibi kerametler göstererek İstanbul’ a gelir. İstanbul’da ise sınava tabi tutulur. Bu sınavda kendisinin bir cenazeye hocalık yapması ve cenazeyi kaldırması söylenir ve tabuta canlı bir insan yatırılır. Bunun üzerine Hubyar Derviş cenazeyi “ölü niyetine mi yoksa diri niyetine mi” kılacağını sorar. “Ölü niyetine tabi ki..” cevabıyla birlikte cenaze namazını kıldırır. Tabutu açtıklarında kişi hakikaten ölmüştür.
Ayrıca Hubyar Derviş’e zehir içirtilir, Zehri içer ve parmaklarının ucundan geri çıkartır. Daha sonra yanında bir çocukla birlikte kızgın bir fırına atılır, kapılar kapatılır. Yedi (9) gün sonra fırının kapağı açılır ve Hubyar Derviş sakalı buz tutmuş olarak; yanındaki çocuk ise elinde tutça çiçeği (Tekeli dağında yetişen bir çiçek) ile dışarı çıkarlar. Bunun üzerine Sultan Murat kerametine inanır ve kendisine başta Tekeli dağının mülkiyeti olmak üzere yer yurt verir. Hubyarlılardan asker ve vergi alınmaması, değirmende nöbet ve sıra gibi bir takım yükümlülüklerden de muaf tutulması yönünde ferman verir
Hubyar Abdal’ın IV.Murat’la görüştüğü rivayet olarak anlatılmaktadır ki, yaşadıkları dönem itibari ile bu imkansızdır. 1648 yılında bölgeyi ziyaret eden Evliya Çelebi de yöre hakkında bilgiler vermektedir. Evliya Çelebi’nin o dönemde bölgede bir çok yerleşim merkezinin padişah IV.Murat’ın emriyle ikinci veziri Kara Mustafa Paşa tarafından kurulduğunu nakledilmektedir. Hubyar Köyü ve Sıraç köylerininde yerleşimleri ile ilgili bu dönemde belirli kararlar verilmiş olabilir, ve bu durum rivayet olarak anlatılmaktadır.

Hubyar Sultan

Hubyar Ziyaret Yerleri

Hubyar Ziyaret Yerleri


HUBYAR SULTAN ve HUBYAR ABDAL TÜRBESİ VE TEKKESİ
Hubyar Sultan’ın doğum ve ölüm tarihleri kesin olarak bilinmemektedir. 13. yüz yılda yaşamıştır. Tokat-Almus Hubyar Köyünde bulunan türbenin Hubyar Sultan evlatlarında gelen ve yine Hubyar Sultan gibi bir Veli olan Hubyar Abdal’ a ait olduğu bilinmektedir. 1.Hubyar diye de adlandırdığımız Hubyar Sultan’ ın mezarının yeri konusunda bir şey söylemek mümkün değildir. Fakat Halk nezdinde I.Hubyar ile II.Hubyar bir olarak telafuz edilmiş ve bu türbe nezdinde her ikisine de ziyeretler ve kurbanlar sunulmuştur. Türbenin ilk olarak ne zaman ve kimin tarafından yaptırıldığı da bilinmemektedir. Orijinal yapı sanatı tamiratlar dolayısı ile değişime uğramıştır. Hubyar Abdal’ın İstanbul’a gittiğini ve bir çok keramet gösterdiğini hatta İstanbul’da Fırına atıldığı , çeşitli işlerle iştiğal ettiği ve tekke kurduğu söylence olarak anlatılmaktadır. Fatih döneminde Türkmenlerin İstanbul’da iskan edildiği bilinmektedir. Bu yıllarda İstanbul’da Alevilerin 5000 nüfusa sahip olduğunu kaynaklardan bilmekteyiz. Bu durumda dikkate alındığında Hubyar Abdal’ın geçici olarak İstanbul’da bulunmuş olabilir. Bilahare Osmanlı yönetimi ile Türkmenlerin çatışması sonucu tekrar Hubyar köyüne dönme ihtimal dahilindedir. Hubyar Abdal, Alevi ayaklanmalarına katıldığı için ya da Şah İsmail’i desteklediği için kendin korumak için gizlemiş olabilir.
Tekke’de Beğdili boyu damgası vardır ki, bu da Hubyar Sultan’ın dini önderliğinin yanında Sıraç Aşireti Beyi olduğunuda göstermektedir.
Hubyar Sultan Türbesi’nin Yeniçeri Ocağı’nın kapatıldığı dönemlerde tahribata uğrar. Bu olayı Hubyar köyünde hemen hemen herkes bilmekte ve anlatabilmektedir. Anlatılanlara göre kalabalık bir insan güruhu, Hubyar Köyü’ne güpe gündüz baskın düzenlerler, Hubyarlılara hiçbir saldırıda bulunmazlar, kalabalık direk Türbenin hedeflendiğini ve Hubyar’ ın Türbesini çevreleyen kesme taşların kazmalarla sökülerek yıkıldığını, bu taşların öküz arabalarına yüklenerek Hubyar Köyü dışna götürüldüğü ve bu taşlarla Okturum ile Kolköy arasına bir cami inşa edildiği anlatılmaktadır. Bu camini de daha sonraları yıkıldığı ve taşlarının kalıntılarının halen bu köyün alt tarafında olduğu anlatılmaktadır. Bu yıkım esnasında Hubyar SultanTürbesi’nin yanında bulunan ve Hubyar’ ın torunu Hüseyin Abdal ile oğlu Hasan Abdal’ ın türbesine dokunulmadığı anlatılmaktadır. Bu yıkım neticesinde türbenin kapalı olan kısmının açıldığı ve içeride sadece sanduka ile onu çevreleyen yıkık duvarların kaldığı anlatılmaktadır.Türbenin üzerindeki kitabeden anlaşıldığı üzere 1336 (1917) yılında Şeyh Mustafa tarafından tekrar yaptırıldığı ve yıkılarak açılan sandukanın tekrar kapatıldığı anlaşılmaktadır. Türbenin daha sonra 1955 yılında Şeyh Mehmet Temel öncülüğünde Hubyar Köylüleri ve Hubyar Taliplerinin de desteğiyle komple bir bakımdan geçirildiği bilinmektedir. Bu bakımı Işganlı Veli Ustanın yaptığını ve kullanılan taşların ise Asarcık köyünden getirtildiği anlatılmaktadır. Bu bakımda Hubyar Köylülerinin Veli Ustaya birer koyun verdikleri anlatılmaktadır. Bu bakım ve tamirattan sonra 1982 yılında Şeyh Mehmet Temel tarafından Hubyar Taliplerinin desteğiyle Türbeye Mescit, Aşevi ilave edilmiştir. Türbe 2000-2001 yıllarında Mustafa Temel tarafından Hubyar Taliplerinin desteğiyle ilave hizmet birimlerine kavuşmuş, türbeyi çevreleyen bazı evler yıktırılmış ve Türbenin de içinde bulunduğu yaklaşık 1000 m2 lik bir kullanım alanı kazanılmıştır. Bugün bu 1000 m2 lik kullanım alanı içerisinde İki Türbe, mescit, kurban kesme yeri, misafirhane, ocaklar, mutfak, Tuvalet bulunmaktadır.
Türbe aslına sadık kalınarak sekizgen planlı olup kesme taştan yapılmıştır. Üst örtü duvarının devamı olarak sekizgen biçimli piramidal yapıya sahiptir. Duvar yüzeyleri büyük oranda mozaik ile kaplıdır. Dikdörtgen biçimli kesme taş lentolu girişin üzerinde sathi yarım kemer ve bu kemerin içerisinde eski Türkçe ile “Şeyh Mustafa 1336” ibaresi vardır. Türbe içerisinde yer alan sanduka 140x290x150 cm boyutlarında ve betonarmeden yapılmıştır. Sanduka üzerinde Hafik (Koçhisar) Redif Taburunun 1331(1913) tarihli büyük bir sancağı örtülüdür. Bu sancakta “Koçhisar Redif Taburunun yadigarıdır 1331 “ yazısı yer almaktadır.
Bu sancağın Hubyar Köyü taliplerinden Dündar Köyünden Eyüpgil den İsmail Çavuş’ a ait olduğu ve Askerde göstermiş olduğu üstün başarılardan dolayı bu sancağın ve bir kılıcın kendisine hediye edildiği torunları ve Hubyar Köyünün yaşlıları tarafından anlatılmaktadır. İsmail Çavuşun Sancağı Hubyar Türbesine konulması için buraya veya Türbeyle ilgilenen kişilere verdiği kılıcının ise halen İsmail Çavuşun torunlarında olduğu anlatılmakta ve bilinmektedir.
İkici Türbe ise; Hüseyin Abdal ve oğlu Hasan Abdal’ındır. Bu türbenin ne zaman yapıldığı bilinmemektedir. 1913’den sonra türbeler gerekli bakım ve onarımdan geçirilmiştir. Türbeler kare planlı olup içerden kubbe dıştan konik çatıyla örtülüdür. İç ve dış yüzeyleri tamamen betonla sıvalıdır. Türbelerin iç ve Dış yüzeylerinin tamamen sıvalı olması sebebiyle türbeyi inceleyen uzmanlar tarafından duvar dokuları hakkında ve dolayısıyla da yapının orijinal yapıları ve dönemleri hakkında bir tespit yapılamamıştır.

HUBYAR ABDAL BİRLİK CEMEVİ
Hubyar Abdal tarafından Cemevi olarak inşa edilen binaya “birlik evi” denmektedir. Birlik Evi’nin kapı önünde tekkeşin olarak hizmet veren zatın türbesi vardır. Eskiden taş ve ahşap yapı malzemeleriyle inşa edilmiş olan bina onarım sonucu değişikliğe uğramış ve otantik hali bozulmuştur. Hubyar Abdal’ ın Köydeki evi olarak bilinmektedir. “Karadirek Cemevi” özelliklerini muhafaza eden ibadet mekanı işlevini sürdürmüştür. Evin kırlangıç yapı özelliği ve koç çengeli asılı direkleri ile işlemeli sütunları, direkleri halen hayatta bulunanlarca da hatırlanmaktadır. Bugün Mehmet Çelik ailesi tarafından kullanımda bulunan evin kapısında bulunan mezara Hubyar’ ın kurbancısı ve Hızır Ürfan evinin bekçisi denilmekte ve mezar taşında da bu kitabe bulunmaktadır.Bu evle ilgili olarak bir çok kutsal hikaye anlatılmaktadır. Evin son onarımı esnasında kapı önünde mezar olmaması gerektiğini düşünen ev sahipleri bu mezarı bulunduğu yerden sökerek başka bir yere naklettiler, fakat ruhen rahat edemeyen ve sürekli rüyalarında rahatsız edilen aile mezarı tekrar eski yerine koyarak düzelttiler. mezar halen evin önünde bulunmakta olup halk tarafından ziyaret edilmektedir.

SERSEM VE AĞAÇ KÜLTÜ
Ağaç, İslam öncesi Türk ve Anadolu topluluklarında da kutsaldır.Ağaç, toprağın derinliklerine varan kökleriyle, gök kubbeye doğru uzanan gövdesi ve dallarıyla, yapraklarıyla ve çiçekleriyle, meyva ve tohumlarıyla, her mevsimde kendini yenileyen özelliğiyle ve don değiştirmesiyle; insanlarda dini duyguların kabul edinmesine neden olmuştur.Bunun sonucu olarak da ağaç, yaşamın devamlılığının sembolü olarak benimsenmiştir.
Avrupalı ve bazı Türk araştırmacılar “Tahtacılar”ın Likyalıların torunlar olduklarını öne sürmektedirler.Yine bazı araştırmacılar Hozat’ta konuşulan lehçenin “Hurrice” olduğunu ileri sürmektedirler. Her iki yöredeki insanlar Alevi inancına sahip olduklarından ağaca bakış açıları da aynıdır. Maraş,Adana,İçel,Antalya, Muğla, İsparta, Burdur,Denizli, Aydın, İzmir,Manisa,Balıkesir ve Çanakkale illerinde yaşayan Tahtacılar orman işçiliğiyle uğraşırlar.
Tahtacılar gün doğmadan ormana varırlar.Güneşin ilk ışıklarıyla kesilecek ağaca önce niyaz ederler, af dilerler ve kesimine başlarlar.Daha sonra kestikleri ağaca tekrar “niyaz” ve “takdis” ederler. Yaşlı kadınlar kesmek zorunda kaldıklar ağaçlar için “ağıt” yakmaya başlarlar.Ağacın boylu-boslu, güçlü-kuvvetli, dürüst, yiğit ve erdemli ,meziyetli bir insana benzeterek ağlarlar…
Aleviler; meşe,ardıç,sakız gibi ulu ağaçları kutsayarak ve onların etraflarını taşlarla çevirerek ziyaret haline dönüştürmüşlerdir. Erzincan,Malatya,Elazığ,Tunceli yörelerinde; Sakız Baba,Ardıç Dede,Çitlenbik Dede,Çınar Dede,Buğday Dede,Nohutlu Baba, Çam Baba gibi bitki ve ağaçlara sıkça rastlamak mümkündür. Genç ağaçlar ve fideleri kesmek bir insan öldürmek kadar günahtır. Ağaç kültü; dağ ve su unsurlarıyla birlikte telakki edilerek “üçlü kutsallık” izafe edilir.
Pir Sultan Abdal: 

“Öt benim sarı tanburam /Senin aslın ağaçtandır
Ağaç dersem gönüllenme/Kırmızı gül ağaçtandır.”
Deyişinde ağaca verilen önemi vurgulamaktadır.
Hz.Muhammed’in biat aldığı ve Müslümanlarında ikrâr verdiği “Ridvan Ağacı”nı Halife Ömer kestirir. Aleviler bu ağaçın kutsiyetinden dolayı dallarını Ayn-i Cem’lerde dedeler “Tarık” (asa/sopa) olarak kullanmaktadırlar. “Üzerlik otu” kutsal kabul edildiğinden Cemevi meydanı açılmadan önce, ateşe (ocağa/küre üstüne) atılarak tütsülenir ve afsunlanır. Bu cins otlara veya boyalarının renklerine ilahi bir güç yüklenmiştir.
Tahta kılıç,gönüllülük temelinde Aleviliğe girişin ve ikna metodunun bir senbolü olmuş; tüm Alperenler bu tip bir kılıç taşımışlardır.
Cemevi’nin tahta kapısı Hz.Muhammed’i, eşik Hz.Ali’yi yanlar Hasan ile Hüseyin’i tahta kasanın üstü atkısı da Hz.Fatıma’yı temsil eder.Yani Ahşap kapı beşleri “Ehl-i Beyt”i senbolize ettiği için, Cemevine giriş bir seromoni gerektirmektedir.
Gaybi Baba; varoluşculuğu ağaçta şöyle tanımlamaktadır:
“Bir ağaçtır bu alem
Meyvası olmuş adam
Meyvadır maksut olan
Sanmaki ağaç ola”
Ozan, Adil Ali Atalay ise ağaçlar için :
“Hem ısıtan hem ışıtan
Bir güneşe benzer ağaç
Hem yeşerten hem yaşatan
Bir kaynağa benzer ağaç”
Sersem, Hubyar Köyünün tam karşısında dik bir yamaçta bulunan ve Kutsal bir çam ağacı ile su gözelerinin bulunduğu bir yerdir. Sersem’de bulunan çam ağacı yanık bir vaziyettedir. Gelen ziyaretçiler bu ağacın ayakta kalmış yanık dallarına ve etrafına dikilen yeni çam ağacına yapma beşikler asmakta ve dilekler tutup çocuk istemektedirler. Bu çam ağacı eski dönemlerde (tarihi tam olarak bilinmemektedir.) birileri tarafından “Kızılbaşlar buraya tapıyor” gerekçesiyle yakılmıştır. Çamın yanık kalıntılarından çok kalın , yaşlı ve görkemli bir çam ağacı olduğu anlaşılmaktadır. Burayı Alevi-Sünni tüm çevre köylerden insanlar ziyaret etmekte ve çocuk istemiyle adaklar adamaktadır. Hatta Sünni inançlı insanlar burayı ziyaret sonrasında doğan çocuklarına Sersem ve Hubyar isimlerini koymaktadırlar. Halen de bu isimde hayatta olanlar bulunmaktadır. Hubyar – Sıraç topluluklarında ise kutsallığı bakımından kesinlikle bu isimler konulmaz.
Sersem, Sersem Baba olarak da adlandırılmaktadır. Sersem Baba olarak adlandırıldığı zaman sanki burada bir yatır olduğu düşünülmektedir. Fakat burada böyle bir yatır mevcut olmadığı gibi bu konuda Hubyarlılar içerisinde hiçbir söylencede yoktur. Sersem’in yıkımında Hubyar Dedelerinden Karabeğ (Kara Hasan) ismiyle yaşayan kişi şu deyişi söylemiştir.
Hızır Sersem
Hubyar kendini çekti penana

Sersem kayıt oldu On iki imama

Kerbela da yatan Hüseyin gibi

Filcan kast eyledi değdi sineme


Az muratlar hep sağdılar balını

Düşünmedi Hubyar’ ın yolunu

Kafire de bildirmedi halını

Şehitlik mi geldi Hızır Serseme


Hizmetini gören bir yeşil gelin

Horasan erenleri yetişin gelin

Ha Hasan elleri yetişin gelin

Alim seni çağırıyorum bugün dar günüm


Arşeleye çıkar sersemin önü

Açılsın zülfikar sallasın kını

Alim seni çağırıyorum bugün dar günüm

Şehitlik mi geldi hızır serseme


TEKELİ DAĞI (DOKUZLAR) KÜLTÜ
Dağ kültü, eski çağlardan buyana çeşitli kavimler ve halklar olan bir inançtir. Eski Türkler’de Tanrı Dağı ve Ötüken Dağı, Yahudiler’de Sina Dağı’nı, Yunanlılar’da Olympos dağı, Hintliler Himalaya Dağları, Kürtler ve Ermeniler’de Ararat Dağı, Araplar’da Arafat dağı, Moğollar’da Burhan Kaldun dağları kutsal kabul edilmiştir. Türklerde her boyun ve her oymağın kendine özgü kutsal kabul ettiği bir dağı olduğu gibi, boylar konfederasyonunda kutsal kabul ettikleri ortak dağları vardı. İşte aynı kült geleneğini Anadolu’da da görmekteyiz. Beğdili Sıraç toplulukları da Tekeli Dağı’nı; Tahtacılar Kaz dağlarını, Dersim Alevileri Munzur Dağlarını kutsal kabul ederler. Yer-Su kültünün en önemli kaynağı dağlar olarak kabul edilmektedir. Çünkü suyun ana kaynağı dağlar olarak görülür. İslam öncesi Türklerde dağ kültü Gök Tanrı kültüyle özdeşleşerek bir inanç halini almıştır. Türkler her yıl Gök Tanrı’ya kurbanların yüksek dağların tepelerinde sunulduğu kaynaklarından öğrenmekteyiz. Eski Türkler, ulu dağların tepelerini Gök-Tanrı makamı olduğuna inanmakta idiler. Türkler dağlara kutsiyet ifade eden; mübarek, mukaddes, ata, hakan anlamlarına gelen isimler verirlerdi. 
Sıraç topluluklarının yoğun olduğu bölgenin en yüksek dağı “2643 m.”lik Tekeli dağıdır. Tekeli Dağı, Hubyarlılar tarafından “Dokuzlar” diye de isimlendirilmektedir. Bunun sebebi ise kimine göre başında dokuz adet evliya olduğu, kimine göre de dokuz ayrı ocağın yeri olmasındandır. Ay Ali, Gün Muhammet diye inanmış olan sıraç toplulukları, bu nedenle de güneşe dualarını sunmak için ve inanışlarına göre onun binbir güçlükle doğuşunu izlemek için Dokuzlar dağına geceden çıkmaya başlarlar. Uzunca süren yolculuktan (yaklaşık 4-5 saat) sonra dokuzlar dağının zirvesine varılır ve güneşin doğuşu beklenir. Bu esnada hemen karşıda bulunan Pir Sultan’ ın mekanı Yıldız Dağına ve bölgenin yüce dağlarından olan Asmalı Dağa niyazlar edilir. Aha niyazın Asmalı Dağ, aha niyazın Yıldız dağı denilerek işaret veya baş parmak öpülür. Dokuzlar Dağının zirvesinde sesli bir şekilde edilen dualarla ziyaretler yapılır ve güneşin doğuşu beklenir. Ve bu doğuşun kolay olması için dualar edilir. İnanışa göre güneş binbir güçlükte doğmaktadır veya güneşin doğuşunu engellemek isteyen kötü güçler bulunmaktadır. Güneşin doğmaya başlamasıyla birlikte pür dikkat gözlerini güneşe diken sıraçlar bir taraftan da ellerini açarak güneşe karşı dualarını ederler. Güneşin doğuşu gerçekleşip belirli bir süre geçtikten sonra ateşler yakılıp kazanlar kurulur. Yanlarında getirdikleri kurbanlar kesilir, sazlar – kemaniler çalınır, semahlar dönülür, türküler söylenir kutsal dokuzlar dağının doruğunda yani 2643 m yükseklikte. Adeta şenlik ortamında pişirilen lokmalar yenilip dualar edilir. Bu ziyaretler eskilerden yayladan köye göç esnasında tüm köylülerin topluca katılımı ile yapılmakta imiş. Dokuzlar dağının hemen altında bulunan yaylalarında yazlarını geçiren Hubyarlılar. Dokuzlar dağının binbir çeşit çiçekleri ve otlarıyla besledikleri hayvanlarından aldıkları bereketli ürünlerinin karşılığı olarak ve bir dahaki yıla tekrar bereketli ürünler alabilmek için Dokuzlar dağına şükranlarını sunar kurbanlarını keserlermiş. Şimdilerde ise yazın hemen hemen iki üç günde bir kalabalık guruplar halinde hiç değişmeyen aynı inançla ve aynı heyecanla dokuzlar dağı ziyaret edilmekte, kurbanlar kesilmekte güneşin doğuşu izlenip güneşe ve yüce dağlara dualar edilmektedir.
Ulu dağlar birbirine yaslanmış

Ne güzel kurulmuş yerin Tekeli

Bozdumanlar pare pare bölünmüş

Bitmiyor dumanın karın Tekeli

Bizden önce nice beyler varımış

Yücesini bozdumanlar bürümüş

Kırcı vurmuş çiçeklerin kurumuş

Tükenmez feryadın zarın Tekeli

Otağ kursam yaylasına düzüne

Yüzüm sürsem Erenlerin izine

Hazan vurmuş çiçeklerin özüne

Kurumuş yaprağın harın Tekeli

Hubyar Sultan buralardan geçti mi?

Asapınarı’ndan bir dem içti mi?

Tozanlı’da obasına göçtü mü?

Ondan da bir haber verin Tekeli

Çetirez den esen seher yelleri

Dolaşayım sahraları çölleri

Açtı m’ola epsile’ nin gülleri

Gelenden geçenden sorun Tekeli

Aşık olan deryaları boylasın

Varsın alem ne söylerse söylesin

Kümbet Baba bize himmet eylesin

Yaralar derindir sarın Tekeli

Esti deli poyraz eyyam güz oldu

Dertlerim bir idi şimdi yüz oldu

KARAOĞLAN’ım ateş oldu köz oldu

Ozanın halini görün Tekeli


HUBYAR DEĞİRMENİ
Hubyar’ ın kendi eliyle yaptığı, yedi koyununun sütüyle çalıştırdığı yer olarak bilinip, uzunca yıllar Hubyarlılara bereketli ürünler öğütmüştür. Günümüzde ise tamamen ziyaret amacıyla kullanılmaktadır. Hubyar Değirmeni, Hubyar’ ın türbesinden sonra en çok ziyaret edilen ve kurban kesilen yerdir. Hubyar değirmeni tekeli dağının eteklerinden çıkan ve yine Hubyarlılarca kutsal sayılan suların birleşerek aktığı bir derenin hemen yanında Hubyar Derviş tarafından yapılmış; yıllarca Hubyarlıların bereketli ve helal kazançlı ürünlerini un yapmakta kullanılmış. Hubyar değirmenin bulunduğu bölge tüm tekeli dağı gibi yaz aylarında seyrine doyum olmayan güzellikler içerisinde olup bölgeye has bin bir türlü çiçeklerin açtığı hemen yanında soğuk suların aktığı, değirmeni de besleyen derede küçük şelalelerin oluştuğu bir cazibe merkezi durumundadır. Fakat Hubyarlılar için en önemlisi buranın güzellikleri yanında kutsallığıdır. Buraya kurban kesmek, lokma yemek, semah dönmek , saz çalmak , buranın suyundan içmek müthiş bir huzur vermektedir tüm ziyaretçilere. Kurban kesecek olan kişi önceden tüm eş dost, komşu ve akrabalarını davet eder. Kurbanın kesileceği gün kurbana geleceklerle beraber , özene bezene süslediği kurbanlık koçu, kazanı, odunu , ekmek sacı v.b. ihtiyaç maddeleri ile sabahın erken saatinde yola koyulur, Dualarla, yakarışlarla ve geçtikleri yerlerdeki kutsal yerlere niyaz ederek varırlar değirmene. Ziyaretlerini yaparlar kutsal kabul edilen sudan sabah çaylarını yaparlar evden getirdikleri lokmalarını atıştırırlar tadına doyamadıkları çaylarıyla.
Kurban sahipleri hizmete başlar kadınlar ateşi yakıp işkefe yapacakları sacı kurarlar. Erkekler kurbanı hazırlar keser , yüzerler. Bir taraftan kurban pişerken diğer taraftan Aşık alır eline sazı, türküler söylenir, Gelinler kızlar ve genç delikanlılar Hubyar aşkına semahlarını dönerler. Kurban hazır olduğunda , kurban sahibinin ve akrabalarının hizmetiyle lokmalar dağıtılır. Dedenin duası alınır. soğuk suyun başında kurbanlar yenir .
Tekrar sazlar çalınır semahlar dönülür, deyişler duvaz imamlar söylenir. Hoş sohbet ve muhabbetler edilir. Dönme vakti geldiğinde kimi tekeli yaylasından kimi geldiği yoldan niyazını ederek, Hubyar’a şükranlarını sunarak bol kazanç , ve bereket dileyerek ayrılırlar Hubyar değirmeninden.
Tekelide değirmenin dönüyor

Abu Hayat Soğuk suyun eniyor

Üstünde üç derviş semah dönüyor

Seyrangahtan gelen Derviş Hubuyar

GÜRGENÇUKURU VE ORMAN KÜLTÜ
Orman kültü, İslam öncesi Türk kavimlerinde önemli bir inanç motifidir. Türk destanları, masalları ve efsaneleri ile evliya menkıbelerinde orman ve ağaç kültün izleriyle doludur.
Türk boylarının kökenleri hakkındaki mitolojilerde ağacın önemli bir yere sahip olduğunu müşahade etmekteyiz.Göktürkler ve Uygurlar’da “Ötüken Ormanları”nın kutsal kabul edilmektedir.Ulu ağaçları kutsal kabul eden eski Türkler; adak kurbanlarını bu ağaçların yanında kestikleri, yağmur dualarını ağaç diplerinde yaptıklarını kaynaklardan bilmekteyiz.
Hubyar Çukuru’da Sıraçlar tarfından kutsal kabul edilen ormanlık bir arazidir.
Gürgen Çukuru Hubyar köyüne girişte bir ormanlık alandır. Burası Hubyar’ ın ilk konakladığı ve tarım yaptığı yer olarak bilinir. Hubyarlılar, Gürgen Çukurun’da yeri olmayanın Hubyar’ ın öz evladı olmadığını kabul eder. Gürgen Çukuru ormanı ve toprağı tüm Hubyarlılar tarafından kutsal kabul edilir. Bu araziye girişte ve çıkışta niyaz edilir. Burada Hubyar’ ın ilk konakladığı yer olan bir bölge bulunmaktadır. Şu an taş yığınlarının bulunduğu yerin Hubyarın evinin kalıntıları olduğu düşünülmektedir. Burası giriş kapısı denilerek ziyaret edilmektedir. Gürgen Çukurunun Hubyar tarihinde çok önemli bir yeri vardır.Burası Hubyar’ ın ilk yerleştiği yer , tarım yapıp geçimini sağladığı yerdir. Hubyarla ilgili arşiv belgelerinde konu olan yer hep Gürgençukurudur. “Gürgençukuru Hubyar Derviş’in elindedir. Bu zât-ı muhterem, baltası ile yer açıp, Allah rızası için bir tekye inşa etmiş, 30 kilelik yerdir. Gerisi ise belirtilmiş olduğu gibi tekyelik üzere ve yasal belgelerle tescilli olup, adı geçen Hubyar Derviş’in mülküdür. Denilmektedir.
Gürgen çukurunda poyrazlı kışlı

Şurda bir derviş var gözleri yaşlı

Altı demir kırat Ali de Yoldaşlı

Seyrangahtan gelen Derviş Hubuyar

(….)

Gürgen çukuruna çok emek verdi

İbadet eyledi çiftini sürdü

Mümin kullar için bu yolu kurdu

Meylini irfana verdi Hubyar

ARGULU BABA 

Argulu Baba, Hubyar Köyüne girişte bir yerdir. Hubyar’ ın torunun oğlu olan Kenan Şeyh’in ve Argulu Baba’nın da türbesinin bulunduğu yerdir, tüm Hubyarlılar tarafından kutsal kabul edilmektedir. Burası eskilerde Hubyar Köyü’nde yapılan düğünlerde gelin in düğün sabahı atıyla birlikte ziyaret ettirilirdi.
KILIÇKESEN VE KAYA KÜLTÜ
Tabiat kültüne bağlı inanç sistemi içinde bir takım özgün büyük taşların ve kayaların kutsallığına inanılmaktadır. Eski Türk boylarında yaygın olan inanca göre, Gök-Tanrı Türklerin ilk atasına “yada” denilen sihirli bir dilek taş armağan etmiştir.Bu uğurlu taşla istediği zaman yağmur ve karyağdırır, dilekler yerine gelir.
Türk Mitolojisinde taşlar ve kayaların çeşitli evliya menkıbelerinin meydana gelmesinde de önemli rol oynadıkları görülmektedir. Oğuzlar’ın “Kutlu Dağ” adını verdikleri kaya kütlesine saygı gösterdikleri bilinmektedir. Ayrıca, Oğuzların debisi güçlü olan bir pınarın yanındaki kayaya secde ettiklerini kaynaklardan bil mekteyiz. Dersim Alevileri de kayalara secde ile niyaz etmektedirler. Alevilerdeki kaya inancı motifi eski Türk geleneğinden kaynaklanmaktadır.
Kılıçkesen Kayası, Gürgen Çukuru’nun hemen bitimindedir. Ortadan ikiye ayrılmış büyük bir taş dır. Rivayete göre Hubyar Derviş İstanbul’a giderken elindeki tahta kılıcını taşa vurmuş fakat taşı kesememiş tekrar denemiş yine kesememiş. ” Ne hata ettik?” diye düşünmüş ve aklına eşi Gönül Ana’ nın rızalığını almadığı, onunla dargın ayrıldığı gelmiş. Tekrar köye dönmüş ve Gönül Ana ile helalleşmiş , yeniden yola koyulmuş . Taşın yanına gelince kılıcını çıkartmış ve bir darbede taşı ikiye ayırmış. Bugün, Hubyar’ a giderken yol üzerinde bulunan taşta iki kılıç darbesinin izi ve ikiye ayrılan taş bulunmaktadır. Hubyarlılar tarafından kutsal kabul eden kayaya niyaz edilmeden geçilmez.
?İnsanlara ve hayvanlara yapılmış olan her türlü büyü ve sihirlerin bozulması için, mum yakılır. Büyülü olanların saçından bir tutam burada yakılarak rüzgar savrulur ki sihri alıp götürsün.
? Nevruzda ve İlkbaharda ilk gök gürlemesi olduğu zaman, siyatik, romatizma gibi sızısı ve ağrısı olanlar Kılıçkesen gelerek ağrıyan uzuvlarını dua ederek taşa sürerler.
?Hayvanların hastalık için çivher toprağı tuzlu suya karıştırılarak içirilir.
? Cilt hastalığı olanlar topraktan bir parça alarak su ile karıştırark yara olan kısma yedi veya oniki gün sürerler.
DERMAĞU DEDE
Dermağu Dede’nin türbesi Hubyar Köyü’nün içinde bulumaktadır.Türbenin Dermağu adında bir ulu tabib zata ait olduğu söylenmektedir. Ne zaman yaşadığı bilinmemektedir. Lokman Hekim gibi bir görevi üstlenmiş olan Demağu Dede; her türlü yarayı tedavi etmiştir. Hakk yürüdükten sonrada mezarı kutsanarak türbe haline dönüştürülmüştür. Ziyaretçiler tarafından toprağı cöher denilerek alınır ve geldikleri yerlerdeki hastalara götürülür. Çıvherin dermansız bazı yaraları iyileştirdiğine inanılır. Dermağu Dede’ nin mezarı Mehmet ÜNAL tarafından yeniden yaptırılmıştır.
ÖKSÜRÜK DEDE
Öksürük Dede, Sersem ziyaretgahı yolu üzerinde bulunmaktadır. Bu mekanı ziyaret edenlerin; çeşitli akçiğer ve öksürük hastalığının iyi ettiğine inanılmaktadır. Hubyar Köyü’nden çok uzak bir Alevi köy olan; Malatya’ın Arapgir ilçesine bağlı Onar Köyü’de de “Öksürük Deliği” ziyareti vardır ki aynı işlevi gördüğüne inanılmaktadır. Bayat boyundan olan Onar Köylüleri ile Beğdili boyundan olan Hubyar köylüleri; eski Türk inanç sistemini yaşatan önemli birer inanç merkezleridir.
SU KÜLTÜ VE GÖZ CÖFERLİĞİ
Göz Cöferliği; Hubyar Köyü’nün üst tarafındadır. Buradan çıkan su çeşitli hastalıklara iyi geldiğine inanılmaktadır. Özellikle de göz hastalıklarını tedavi ettiğine inanılır. Çeşmenin suyundan içilip gözlere sürülür. Hasta hayvanlara buranın suyundan içildiğinde iyi geldiği söylenmektedir. Bu su ile yıkanıldığında sedef ve uyuz gibi cilt hastalıklarının iyi geldiğine inanılır.
Eski Türkler göçer oldukları için kendileri ve hayvanları için su önemli bir unsur olmuştur. Türk kültür tarihinde “Su Kültü” önemli bir yer tutar. Gök Türkler ve Uygurlar sürüleri yaylaklara çıktıklarında; ırmak kaynağı pınarlar başlarında, Gök-Tanrı’ya, Atalarına, Tabiat güçlerine kurban kurbanlar keserek ayinler düzenlerdi.
Anadolu’daki bir çok Türk topluluklarında ve Sıraçlarda “su kültü”nün şekil değiştirerek İslami motif olarak devam ettiğini görmekteyiz. Dede bir tas suya dua okur ve bu sudan inanarak içen kişinin hastalığın geçeceğine inanılır. Hubyar Köyü gibi bir inanç merkezi olan
Banaz köyü’nde bulunan Pir Sultan Abdal çeşmesinden akan su, Hacı Bektaş’taki Aslanlı çeşmeden akan su, Alevi ve Bektaşilerce kutsal kabul edilmektedir. Ayrıca, ocakzade ailelerin okudukları sular, pirlerin okuyup parmağını batırdığı su, türbe ve tekkelerin çeşmeleri birer şifa kaynağı olarak kabul edilir.
Su kutsal kabul edildiği için, Alevi toplumu suya ilişkin şunlara inanırlar ve davranışsal önlemleri almışlardır:
?Akan suya sövüzmez, kirletilmez, işenmez.
?Kötü bir rüya gören kişi, rüyasını akar suya anlatarak götürmesini sağlatır.
?Rüyasında duru pak su gören ferah olur.
?Rüyasında kirli su gören sıkıntıya düşer.
? Küllüğe ve Ahbınlığa su dökülmesi iyi sayılmaz.
?Coşkulu akan suya sıtk ile bakan kişi günahlarından arınır.
?Cem törenlerindeki Saka Su’dan içen kişi derman bulur.
? Ölü günahlarından arınması için yunar.
? Bir Pınara kurban adamak boluk ve bereket getirir.
?Doğum sancısı olan kadının sancısının dinmesi için yanına getirilen bir kap suya bıçak vurulur.
? Çeşmeye mum yakmak, suyun nuru ile ateşin nuru birleştiği için yakan kişide su gibi aziz ışık gibi aydınlık olur.
HUBYAR’IN YEDİ KIZININ TÜRBESİ
Hubyar’ın yedi kızının türbesinin bulunduğu yer kutsal sayılmaktadır. Hubyar Köyü mezarlığının içinde bulunmaktadır. Türbeye çobanlar sürülerini kurttan, uğrulardan koruması ve hayvanların sağlıklı yavru ile süt vermesi için değneklerini buraya koymaktadırlar. Çoban değeneği; sürüleri, malları korumanın ve kollamanın simgesidir. Yani değenek yedi kızlara emanet edilir ve onlar hayvanları korur ve bereket getirir.Bu gelenek Orta-Asya göçer-çoban toplumlarından gelen bir külttür. Eski Türklerine göre, (Tanrı) “Ülgen”in 7 ya da 9 oğlu, 9 kızı ve nihayet birtakım yardımcı ruhları vardır. İşte, Hubyar Sultan’ında 7 kızı aynı işleve sahibtir. Sıraçlarda kadın mezar taşları baş kısımları yarım ay şeklindedir. Mezar taşları ölen kadın ve kızın güzeliğine ve variyatına uygun olarak işlenir ve renga renk boyanır.
HUBYAR SULTAN’IN YEDİ KOYUNUNUN SAKLANDIĞI MEKAN
İslami bir motifte olan Mağara kültünde Hz.Muhammed’e Vahy bir mağarada gelmiştir. Ve yine bir mağara da saklanmıştır. Çoban ve göçebe Türkmen topluluklarında mağaralar ve dağlardaki oyuklar kutsal kabul edilerek “korunak” olarak kullanılmışlardır. Yasak olduğu dönemlerde Hirıstıyanlar ibadetlerini gizli olarak mağaralarda eda etmişlerdir.
Hubyar’ın yedi koyununu sakladığı yer olarak bilinen, kayalara oyulmuş; Büyüklüğü 1 m2 civarında bir mekandır. Göçebe bir topluluk olan Sıraçlar’da sembol olarak, sürüyü koruyan yedi koyunun saklandığı oyukta kutsanmıştır. Ayrıca yedi rakamıda Alevilerce kutsiyet ifade ettiği için bir önem ifade etmektedir.
HUBYAR SOKUSU
Hubyar’ın Sokusu 2 adet olup birisi Hubyar’ın yaylasında, diğeri de Hubyar Köyü’nün içindedir. Yarma ve buğday’ın döğüldüğü taştan yapılma büyükçe bir oyuğun olduğu taş kütledir. Dikey sütunlu taş oyuğu şeklinde olan Soku’ya, iki kişinin karşılıklı olarak ellerindeki ağaç tokmakla vurularak, arada bir su da ilave edilerek buğday kabukları çıkarılır.
Sokular; üretimi ve bereketi temsil ettikleri için kutsal kabul edilirler. Sokular özel bir yerde bulunur ve çevresi temiz tutulur. Mahsülün bol olması ve Hızır’ın elinin sokuya değmesi için cuma akşamları mumlar yakılır. Buğdayın bereketli ve hayırlı olması için dilekler dilenir. Hızır’ın çoluk çuçuğun nafakakına yardımcı olması için dualar edilir.
HUBYAR ÇAMI VE AĞAÇ KÜLTÜ
Hubyar ÇamıBekülü mezrasının üst kısmındadır. Görkemli bir çamdır. Hubyar’ın Bekülü’de bulunan Bek Dede ile oturup sohbet ettiği yer olarak bilinir. Bu çam ağacına bez parçaları bağlanır. Ziyaret edilir. Kurbanlar kesilir. Dilekler tutulur. “Hubyar Çamı”na havalar kurak gittiğinde zaman yağmur duası için gidilerek dibine kurbanlar kesilir, gülbanklar ve deyişler söylenir, niyaz edilir ve Hubyar Semahı dönülür
Ağaç, Alevi toplumu için kutsal sayılır. Genç ağaç ve meyve ağaçları kesilmez. Yaşlı ağaçlarda kesildiğinde, önce ağaça dua edilerek bir serononi ağaç kesimine başlanır. Yörede kuşburnu, yabani erik ve armut ile karamuk gibi ağaçlar kutsal kabul edilerek kesilmez. sadece kuruları ayıklanır.
Sıraçlar “Hubyar Çamı”nı şu nedenlerle ziyaret etmektedirler:
?Kısmetlerinin bağlandığına inanan genç kız ve oğlanlar, buraya gelerek çamın etrafında üç kere “Hak-Muhammed-Ali” diyerek döner, dua edip, üç kez çamı öpüp niyaz ederler.
?Her hangi bir nedenden korkan çocuklar “Hubyar Çamı”na getirilerek çamın etrafında gülbank söylenerek gezdirilir, kamgasından üç, yedi, oniki gün küçük parçalar halinde yedililir.
?Çocuğu olmayan ve çocuğu yaşamayan kadınlar “Hubyar Çamı”nın dibindeki yaprak veya kamgalarından ıhlamur veya tarçına karıştırılarak ve suya katarak üç gün aç karnına içerler.
?Çeşitli sıkıntıları olanlar, dilek ve isteklerinin yerine gelmesi için “Hubyar Çamı”na gelerek bildirler ve adaklar adarlar, reng renk çaput bağlarlar.
YÖREDEKİ BAZI ZİYARET VE ADAK YERLERİ
Türkmen Alevi inanç motiflerine ilişkin Prof. Dr. Ahmet Yaşar Ocak ve Burhan Oğuz’un araşırmaları, bize yol ve yöntem göstermelerinin yanı sıra tarihsel kökenleri açısındanda önemli bilgi ve bulgular vermektedir.(4) Aşağıda vereceğimiz ziyaret yerleride İslam öncesi Türklerin geleneklerinin ve kültür tarihinin Anadolu’daki izleridir.
1) Ürferlik; Gamiccek mezrasındadır.
2) Çifte Gözler ;
3) Fırkıllı Evliya ; Yayla yolu üzerinde Ağca Dedenin altında sarı bir taşdır.
4) Hubyar’ ın Kurbancısının Mezarı ; Tekke mezrasında Hubyar’ ın birlik evi olarak bilinen evin önündedir.(Mehmet Çelik’ lerin evi)
5) Çetirez, ; Hubyar Topraklarına girişte bulunan ilk evliyadır.
6) Ağ Cöferlik,
7) Zor Taşı,
8) Mıhlı, ; Gürgen çukurunun girişindedir. Büyük bir kayalık yerdir.
9) Yürek Dede,
10) Hubyar’ın atının izi ; Yayla yolu üzerinde Orta yayla mevkiindedir.
11) Kara evliya, ; Yayla yolu üzerindedir. Sırtınını veren insanların sırt ağrılarının geçtiğine inanılır.
12) Gönül ananın mezarı, ; Tekeli dağına çıkışta Meydan denilen yerdedir. Gönül Ana Hubyar Sultan’ ın eşi, Yalıncak Sulan’ ın kızıdır.
13) Asa pınarı, ; Tekeli Dağının hemen eteğindedir. Oldukça soğuk bir suyuvardır.
14) Bek Dede, ; Bekülü mezrasındadır.
15) Yağlaş Dede, ; Yayla yolu üzerindedir. Hazine olduğu gerekçesiyle birkaç defa sökülmüştür.
16) Ağca Dede, ; Yayla yolu üzerinde bir taş yığınıdır.
17) İsmail Dede, ; Gürgen çukurunun tepesindedir. Taş yığını vardır.
18) Çermik, ; Hubyar Değirmeninin üst tarafında bulunan su gözesidir. Kutsal kabul edilmektedir
Hubyar Tekkesi Şeyhlerinden Şeyh Hıdır’ ın Hubyar da bulunan kutsal ziyaretler üzerine söylemiş olduğu bir deyişi:
Muhammed mescitden yürüdü nice

Düştük gurbet ele çıkart bir uca

Kavuşturan sensin hem koca koca

Kavuşturan sensin Hubyar Dede’m 

Çetireze geldik eyledik niyaz

Ağ cöferlik üstü yanda görünür beyaz

Mümine yaz düşmüş münküre ayaz

Kavuşturan sensin Hubyar Dede’m 

Zor Taşı’na geldim görmedim zoru

Yönümüz Hubyar ‘a gidiyor doğru

Hubyar Sultan

Hubyar ve Sultan Murat

Hubyar ve Sultan Murat
Hubyar Abdal ile Padişah Sultan Murat’ın Tekeli dağında karşılaştığı Hubyar’ ın daha sonra İstanbul’ a padişahın huzuruna çıktığı ve kendisini ispat ettikten sonra ferman aldığı menkıbelerde önemli bir yer tutmaktadır. Bazı kimseler bunun II.Sultan Murat olduğunu söylemektedirler bazıları ise (genel olarak) Sultan IV Murat olduğu anlatılmaktadır. Oysa Hubyar ne II.Sultan Murat’ı ne de IV. Murat’ı görebilmiştir. Hubyar Sultan’ ın yaşadığı dönemlerdeki padişahlar ve padişahlık dönemleri şöyledir
Yavuz Sultan Selim (1512-1520)
Kanuni Sultan Süleyman (1520-1566)
II.Sarı Selim (1566-1574)
III.Murat (1574-1595)
Bu dönemlerden Yavuz Sultan Selim zamanında Hubyar henüz çocuk yaşlardadır. Hubyar’ ın yaşantısının en önemli dönemlerinde Padişah Kanuni Sultan Süleyman’ dır. III.Murat zamanında Hubyar artık çok yaşlıdır. Ve III.Murat’ la herhangi bir münasebeti olmamıştır.
Hubyar Sultan’ ın hayatında önemli bir yer tutan Sultan Murat , Yavuz Sultan Selim’ in kardeşi Şehzade Ahmet’in oğlu Sultan Murat’ dır. Şehzade Sultan Murat Celali isyanları döneminde Celalilere destek vermiş onlarla birlikte mücadelelerde bulunmuştur. Hubyar Sultan’ ın önemli bir rol üstlendiği bu isyanlara kendi kişisel çıkarları için destek veren Sultan Murat’ ın Hubyar’ ın yurt edindiği bölgeye gelip gelmediği bilinmez ama şehzade Sultan Murat ile Hubyar Sultan ’ ın bu isyanlar nedeniyle sıkca bir araya geldikleri muhakkaktır.

Hubyar Sultan

Celali İsyanları ve Hubyar Baba

Osmanlı İmparatorluğuna karşı 16.y.y başlarında başlayan ve bir yüzyıl boyunca devam eden ayaklanmalara tarihte Celali İsyanları denmektedir. Celali İsyanları Anadolu Türkmenlerinin Osmanlı İmparatorluğunun Üretim biçimi, Özel Mülkiyetin varlığı, Toprak ağalığı ve ayanlık, Farklı katmanlardan oluşan toplumsal yapı, Reaya’ nın durumu, Ortakçılık ve Angarya, Osmanlılarda Kölelik, Vakıfların Özel Mülkiyet ve Sömürü aracı olarak işlemesi, Bozuk vergi düzeni, Bozuk para düzeni, Kıtlık, açlık,yoksulluk, Yöneticilerin kökensel yapısı ve bunun yönetimdeki etkinliği, Yöneticilerin mal varlığı, rüşvet ve yönetimde bozulmalar, Yöneticilerin tutumları, adalet ve kadı sisteminin düzenin bozulmasına katkısı, dönme-devşirme/Türk-Türkmen çatışması, Toplumsal konumunu yitiren Türk-Türkmen’in sürekli aşağılanması Anadolu’ da halk kırımı, Toplumsal huzursuzluk, çifte bozanlık ve doğan kargaşalar, sahte ayaklanmaları ve yarattığı huzursuzluklar, yeniçeri ayaklanmaları ve yarattığı huzursuzluklar, Taht çekişmeleri, şehzade öl dürümleri ve doğurduğu tedirginlikler, Savaşlar ve doğurduğu bunalımlar, Osmanlı’ nın Sünni ideolojiyi seçişi ve Türkmenlere sistemli baskı uygulamaları şeklinde sayabileceğimiz sorunlar yumağı nedeniyle çeşitli zamanlarda karşı koymalarıdır. Bu karşı koymalar genelde bugün Alevi-Kızılbaş diye adlandırılan Türkmen topluluklarının yoğun olarak yaşadığı Sivas-Tokat-Amasya-Yozgat-Antalya-Maraş-Adana-İçel-Tarsus bölgelerinde meydana gelmiştir. 1512 yılında Tokat ve çevresinde Nur Ali Halife, 1517 yılında Yozgat-Tokat bölgesinde Bozoklu Celal , 1519 yılında Tokat-Zile’ deŞah Veli, 1525 yılında Süklün Koca ve Baba Zünnun Bozok’ da , 1526 yılında Yozgat’ da Atmaca Ayaklanması, 1527 yılında Tokat ve yöresinde Zünnünoğlu Halil ve Hubyar Baba 1526 yılında Kırşehir-Ankara yöresinde Kalender Çelebi , 16yy. ortalarıli yıllarda Sivas’ da Pir Sultan Abdal,
Celali İsyanlarından Zünnunoğlu Halil Ayaklanması ve Hubyar Baba
Hubyar Baba bu ayaklanmalardan 1527 yılında Baba Zünnunun oğlu Halil tarafından başlatılan ayaklanmada bizzat aktif rol oynamıştır. Bu ayaklanmanın planlayıcısı, taraftar toplayıcısı ve ayaklanmayı geriden sevk eden kişi Hubyar Abdal olmuştur.
Tarihte Zünnünoğlu ayaklanması olarak bilinen ayaklanma 1527 yılında Bozok (Yozgat) da başlamıştır.
Hüseyin Hüsameddin Yaşar Amasya Tarihinde bu ayaklanmayı şöyle anlatmaktadır. “922 senesinde Amasya’ ya saldıran , inatla girmeye çalışan eşkıyanın başında Sultan Murad vardı .
930 senesinde Celaliler, yahut Sultan Murat’ ın avenesi; Sivas vilayetini fena halde sarmış , Sinan Paşa’ yı pek fazla sıkıştırmıştı, bunun için Trabzon Beylerbeyi Amasyalı İskender Paşa sene sonlarında Sivas valisi oldu Sinan paşa da daha sonra da Hac emiri olup Hicaza gitti . Müfessir meşhur Amasyalı Bahşi Halife, bu sene vefaat etti, ak bilek demekle meşhur idi.
931 senesinde Zünnun Babanın avenesi de; Amasya’ nın her tarafında şiddetler göstermeye başladı Bunların takibatında Sinan bey yaralandı , yerine Bursa sancağı Beyi Koçibey tayin olundu. İhtilalcilerin harbinden dolayı Amasya’ da yine ufak tefek hadiseler oldu , Koçibeyin şehitliğiyle Livanın idaresi müşkülata uğradı , çünkü Amasya’ nın Uz nahiyesinde pek çok eşkıya vardı. Hüsrev paşa , Diyarbakır’a döndükten sonra ihtilalciler yine toplanıp Zünnunşah oğlu HALİL BEY başkanlığında ihtilale devam ettiler. Zünunun halifesi olan meşhur HUBYAR BABA Halil Beyin müsteşarı idi. Bunlar ; Turhal üzerinden gelip Varay taraflarında konaklayarak Amasya’ yı tehdit etmeye başladılar. Amasya Beyi Abdah Bey beraberine aldığı kuvvetle Varay nahiyesinde , savaşla bunları takip ederek Artıkabad’a kadar gitti. Orada yapılan savaşta bu da şehit oldu. Veli Bey Amasya Valiliğine tayin edildi. Seydi Ahmet Bey Amasya sancağı Alaybeyi ve Muhafız Vekili iken 937 yılı şaban ayında Amasya Beyi oldu. Çünkü Amasya havalisinde eksik olmayan eşkıyayı takip ederek , Zünnun oğlu Halil Beyi yalnız başına , beraberindeki hazır kuvveti ile , kökünü kazıyarak ortadan kaldırdığı için ödüllendirilip Mirliva olmuştu. Halil Bey pek azılı bir eşkıya idi bunun kökten koparıp çıkartılması oldukça önemli bir olay olmuştu.”
Zünnoğlu Halil’ le ilgili olarak Baki Öz , Faruk Sümer’i kaynak göstererek şu bilgileri vermektedir.”Zünnünoğlu Hisar Beğlü oymağının boybeyiydi. Ayaklanmaya Hisarbeğli oymağıyla birlikte Çiçeklü , Ağca Koyunlu, Mesutlu, ve daha birçok Alevi oymağı katılmıştı. Ayaklanmacılar 5-6 bin kişi olmuşlardı. İran’ a yönelmişlerdi Geçtikleri yöreleri yağmalıyorlardı . Eyleme engel olmak isteyen Sivas Beylerbeyi Yakup Paşa’ yı Unavur’ da yenip eylemi sürdürmüşlerdi. Bu kez Diyarbakırlı Hüsrev Paşa eylemi bastırmakla görevlendirildi. Zünnunoğlu’ nun önü Pasin ovasında kesildi. Ayaklanmacıların çoğu öldürüldü. Zünnunoğlu kaçarak kurtuldu.”
Bu ayaklanmalar çok kanlı bir şekilde bastırılmış yakalananlar öldürülmüş kaçanlar takip edilmiş ve kökten ortadan kaldırılmaları için toplu katliamlar yapılmıştır. Bir kısım ayaklanmacılar bölgede bulunan en yüksek dağların eteklerine çıkarak yıllarca gizli yaşamışlar ve böylece hayatlarını devam ettirmişlerdir. Zaman zaman tekrar ovaya inerek ayaklanmalara devam etmişlerdir. Hubyar Abdal ’ de işte bu dönemde Sivas – Tokat bölgesinde bulunan en yüksek dağlardan birisi olan Tekeli dağının eteklerine yerleşmiştir.

Hubyar Sultan

Belgeler

Belgeler


I. 1455-1485 YILLARINA AİT BELGE:
1455-Karye-i DEĞERYER, Malikâne-i Şeyullah veled-i Cüneyd Ağa divânî mezkûr.
Eşref veled-i Resul 2, Seydi veled-i Yaramış 1, Yusuf veled-i Mimari, Mecid veled-i Yusuf Çelebi veled-i nâm Ali 2, Tanrıvermiş veled-i Mihmad Beg Fakîh veled-i Mehmed nâm İbrahim veled-i Mehmed Beg 1, Hoca Bayezıd veled-i Hoca Fakîh ….veledi 2, Dündar veled-i Hızır Fakîh veled 2, Mesud veled-i Musa 1, İsmail veled-i Mahmud 2, Mustafa veled-i Musa 1, Halil veled-i Süleyman 2, Bayezıd veled-i Süleyman 2, Ya’kûb veled-i Bayezıd 2, Musa veled-i Mihmad Beg 1, Mihmad veled-i İne Gazi 1, Halil veled-i Cafer 1, Hasan veled-i Zekeriya ekinlü, Belci veled-i Dündar (caba), Seydi Ali veled-i Bayezıd (caba), Menteşa veled-i Hasan (caba), Ayvat veled-i Hüseyin (caba), İlbeg veled-i Ali (caba), Aykut veled-i Eşref mücerred, Türkeri veled-i …. mücerred, Hamza birâder-i Aykut mücerred, Ahmed veled-i Ya’kûb mücerred, Şeyh Paşa İmam.
1485-Karye-i DEĞERYER, tâbî-i Tozanlu ve divânî tamam. Timar-ı Kılıç veled-i Kasım Beg Tozanî. Malikâne-i tamam mülk-i Nebiullah Cüneyd.
Ali veled-i Mehmed 2, Hızır veled-i Mezid 1, İsmail veled-i İbrahim 1, Mehmed veled-i Tanrıvermiş 1, Mehmed veled-i Halil 1, Dursun Fakîh veled-i Mustafa imam 1, Seydi Ahmed veled-i Ya’kûb 1, Kılaguz veled-i Orucgazi 1, Durmuş veled-i O (caba), Mehmed veled-i Bayezıd 1, Menteşa veled-i Hasan Fakîh (caba), Halil veled-i Süleyman 1, Aydın veled-i Musa bennâk, Mesud veled-i Musa bennâk, Bekir veled-i Dündar 1, Nazır veled-i Mihmad bennâk, 1, Şeyh Ahmed veled-i Mustafa bennâk, Emir veled-i Musa (caba), Yar Ahmed veled-i Mustafa (caba), Veli veled-i Aykut bennâk, … veled-i İsmail mücerred, Musa veled-i Hacı Bayezıd (caba).
Mevkûf: Erver veled-i Oruc Hoca 1
Çiftlik-i hassa 2
Nefer 22
II. 1520 YILINA AİT BELGE:
1520-Karye-i DEĞERYER, tâbî-i Tozanlu.
Cavid veled-i Hızır 1, Dilşad veled-i İsmail 1, Huccet veled-i Mehmed 1, Mehmed veled-i Erûz 1, Adil veled-i Şeyh Ahmed mücerred, Murad veled-i Murad imam (caba), Ümmet veled-i Mesdûd bennâk, Dündar veled-i O nîm, Mehmed birâder-i O (caba), Yılşad veled-i Ayvaz 1, Halil veled-i Mehmed 1, Veli veled-i ….. bennâk, Pîr Veli veled-i Kuli 1, Hubyar veled-i Yar Ahmed (caba), Hacı İlyas veled-i Hasan 1, Şarkî veled (caba), Hamza veled-i Halil nîm, Bayram veled-i Hüseyin, Calabverdi veled-i O, Tanrıvermiş veled-i O, Ali Birâder-i Bayram, Hacı Ahmed veled-i Seyid Ahmed mücerred.
-Zemin-i Mehmed Fakîh ve …… Arab veled-i Kılıç tasarruf idüb rüsûmun ve behresin verir
III. 1554 YILINA AİT BELGE: 
1554-Karye-i DEĞERYER, tâbî-i Tozanlu.
Ali veled-i Davud mücerred, Kaya birâder-i O ma’a birâdereş becây-ı pederiş nîm, İsmail veled-i Beyad (caba), Hüseyin birâder-i O (caba), Hamza birâder-i O (caba), Burhan birâder-i O (caba), Hasan birâder-i O ma’a birâderân becây-ı pederiş nîm, İsa veled-i Burhan mücerred, Musa veled-i Hasan mücerred, Bayram birâder-i O (caba), İbrahim veled-i Hamza (caba), Veli birâder-i O (caba), Muhsin veled-i Mehmed nîm, Şahveli veled-i Ahmed (caba), Durak birâder-i O (caba), Aliyar veled-i Mehmed mücerred, İhtiyar birâder-i O (caba), Adil veled-i Şeyh Ahmed (caba), Erzânî birâder-i O (caba), Bayram Hoca veled-i Ümmet becây-ı pederiş bennâk, Dündar veled-i Seydi nîm, Seydi veled-i O mücerred, Şahveli veled-i Mehmed (caba), Ali birâder-i O (caba), Hamza birâder-i O (caba), Bekir birâder-i O (caba), Musa veled-i Beyad (caba), …… birâder-i O ma’a birâdereş becây-ı pederiş nîm, Gazi veled-i Ahmed (caba), Ahmed veled-i O mücerred, Mürüvvet birâder-i O mücerred, İbrahim veled-i …. (caba), Ali birâder-i O (caba), Bali veled-i Pirveli ma’a birâdereş becây-ı pederiş nîm, Şahveli veled-i Koç Ali (caba), Ali birâder-i O (caba), Hubyar Derviş veled-i Yar Ahmed (caba), Ali birâder-i O (caba), Mustafa birâder-i O mücerred, Aliyar veled-i Mehmed mücerred, İhtiyar birâder-i O (caba), Murad veled-i Budak (caba), Calabverdi veled-i Bayram ma’a becây-ı pederiş nîm, ……. veled-i Budak mücerred, Bedir veled-i Calabverdi (caba), Dede birâder-i O mücerred, Himmet birâder-i O mücerred, Satılmış veled-i Garib (caba), Mürüvvet veled-i O mücerret, Himmet veled-i Bekir (caba), Ali veled-i O (caba), Veli birâder-i O mücerret.
-Zemin-i Mehmed veled-i ….. hâliyâ der tasarruf-ı Şahveli veled-i Ahmed haric reaya nîm.
-Zemin-i Halil veled-i Mehmed, hâliyâ der tasarruf-ı Gazi veled-i Ahmed nîm.
-Zemin-i Veled veled-i Aykud, hâliyâ der tasarruf-ı İbrahim veled-i …. ve Ali birâdereş ve Sevindik birâdereş haric reaya bennâk.
-Zemin-i Hacı Hasan veled-i İlyas, hâliyâ der tasarruf-ı Aliyar veled-i Mehmed nîm.
-Zemin-i Hamza veled-i Halil, hâliyâ der tasarruf-ı Hasan veled-i Dilşad nîm.
-Zemin-i haric ez-defter Hacı Ahmed, hâliyâ der tasarruf-ı ….. veled-i Pirveli nîm.
-Zemin-i Mehmed Fakîh, der yed-i Arab veled-i Kılıç hâliyâ der tasarruf-ı Calabverdi veled-i Bayram tasarruf idüb resmin ve behresin verir nîm.
-Zemin-i Aydın, hâliyâ der tasarruf-ı Bayram Hoca veled-i Himmet bennâk.
-Zemin-i Dursun, hâliyâ der tasarruf-ı Şahveli veled-i Mehmed nîm.
-Zemin-i Nazır, hâliyâ der tasarruf-ı …. veled-i Dilşad nîm.
-Zemin-i Oruc, hâliyâ der tasarruf-ı Şahveli veled-i Ahmed nîm.
-Zemin-i haric ez-defter, hâliyâ der tasarruf-ı Hamza veled-i Dilşad nîm.
-Zemin-i haric ez-defter ve sucak ve …. hâliyâ der tasarruf-ı Satılmış veled-i Garib nîm.
-Zemin-i Gürgençukuru der tasarruf-ı Hubyar Derviş ehl-i reâya kimesne olub baltası ile feth idüb ….. zaviye mağmur etmiş 30 kilelik yerdir.

IV.1574 YILINA AİT BELGE:
1574-Karye-i DEĞERYER, tâbî-i Tozanlu.
Malikâne-i tamam Şeyhullah bin Cüneyd hâliyâ rub’ malikâne-i der tasarruf-ı ALİ BABA ve rub’ malikâne-i der tasarruf-ı Hasan veled-i Haydar ve Şah Ağa Hatun ve Şah Lüle Hatun ve 2 rub’ malikâne-i mülk-i Mürüvvet evlâd-ı Şeyhullah ber mûceb-i huccet-i şer’iyye.
Neferâ 138 (Belgede, isimleri yukarıdaki örneklerde olduğu gibi yazmakta)
Nîm 7
Bennâk 2
Caba 50
Mücerred 99
-Zemin-i Mehmed veled-i Erûz, hâliyâ der tasarruf-ı Şah Veli veled-i Ahmed mücerred.
-Zemin-i Veled veled-i Aykud, der tasarruf-ı İbrahim veled-i ….. ve Ali ve Sevindik biraderân bennâk.
-Zemin-i Hacı Hasan veled-i İlyas, hâliyâ der tasarruf-ı Ali Şah veled-i Mehmed ma’a biradereş nîm.
-Zemin-i Hamza veled-i Halil, der tasarruf-ı Hüseyin veled-i Biyad nîm.
-Zemin-i Hacı Ahmed, der tasarruf-ı Erzuman veled-i Pirveli nîm.
-Zemin-i Mehmed Fakîh, der yed-i Arab veled-i Kılıç, der tasarruf-ı Calabverdi veled-i Bayram Hoca, hâliyâ der tasarruf-ı Murad veled-i Ali nîm.
-Zemin-i Aydın, hâliyâ der tasarruf-ı Bayram Hoca veled-i Himmet bennâk.
-Zemin-i Dursun, hâliyâ der tasarruf-ı Şah Veli veled-i Mehmed nîm.
-Zemin-i Kaya veled-i Davud, hâliyâ der tasarruf-ı Dündâr veled-i Seydi nîm.
-Zemin-i Odlutaş demekle meşhurdur, der tasarruf-ı Veled veled-i Fakîh Ahmed ma’a Abdalçayırı ve Pınarburnu nîm.
-Zemin-i Kuyucak ve Kalkmapazar, der nezd-i Odlutaş, der tasarruf-ı Feyad nîm.
-Zemin-i Nazır, hâliyâ der tasarruf-ı Pirhan veled-i Biyâd nîm.
-Zemin-i Oruc, hâliyâ der tasarruf-ı Şah Veli veled-i Ahmed nîm.
-Zemin-i der tasarruf-ı Hamza veled-i Biyâd, hâliyâ der yed-i Veledaş nîm.
-Zemin-i der tasarruf-ı Satılmış veled-i Garib hâliyâ der yed-i Veledaş nîm.
-Zemin-i GÜRGENÇUKURU, der tasarruf-ı HUBYAR DERVİŞ ehl-i el-reâyâ kimesne olub baltası ile feth edip, Allah rızası için ma’mur etmiş 30 kilelik yerdir. Girü vech-i meşruh üzere zaviyelik üezere hududu ber mûceb-i huccet-i şer’iye mukerrer mezbûr Hubyar Derviş mutasarrıfdır. Mustafa veled-i Hubyar Derviş, Cafer veled-i Ali ve Erdoğan birader-i…
“Gürgençukuru Hubyar Derviş’in elindedir. Bu zât-ı muhterem, baltası ile yer açıp, Allah rızası için bir tekye inşa etmiş, 30 kilelik yerdir. Gerisi ise belirtilmiş olduğu gibi tekyelik üzere ve yasal belgelerle tescilli olup, adı geçen Hubyar Derviş’in mülküdür.Derviş Hubyar oğlu Mustafa, Ali oğlu Cafer ve Cafer’in kardeşi Erdoğan.”
*** Bu belgelerden ortaya çıkan sonuç şudur: HUBYAR ABDAL’ın Dedesi ve Babası bu bölgede yani Değeryer de yaşamışlardır. Bu belgelerden Hubyar ABDAL’ın büyük Dedesinin (Dedesinin babası) isminin Musa olduğu, Dedesinin isminin Mustafa olduğu, Babasının isminin Yar Ahmet olduğu ve kendisinin de Mustafa isminde bir oğlu olduğu ortaya çıkmaktadır.
Bölge üzerinde araştırma yapan ve bu belgelerin bize ulaşmasında büyük emekleri olan araştırmacı-yazar Fikri KARAMAN’ın önemli bir tespiti ise Hubyar Abdal (Derviş)’in babası Yar Ahmed hakkındadır. Sn.KARAMAN’ın halen üzerinde çalıştığı TOZANLI BELGELERİ’ne göre; 1455 tarihinde Tozanlı’nın hiçbir köyünde Yar Ahmed ismi bulunmamakta. Bu isme ilk kez 1485 tarihli Tapu Tahrir belgesinde rastlanılmaktadır.
1485’de Yar Ahmed Değeryer köyünde yaşamakta olup babası Mustafa’dır. Aynı tarihte Mezre’a-i SAİD’de ise Pîr Mehmed’in kardeşi Yar Ahmed bulunmakta.
1520 tarihli belgede İpsile’de Can Beğ oğlu Yar Ahmed, Değeryer’de Yar Ahmed oğlu Hubyar, Eyüp köyünde Sevindik oğlu Ahmed, Dumanit köyünde Yar Ahmed oğlu Seyid Ali, İpsile-i diğerde ise Bayram oğlu Yar Ahmed bulunmakta.
1554 tarihinde Eskiköy köyünde Bayram oğlu Yar Ahmed, Karadiz köyünde Yar Ahmed oğlu Seydi Ahmed, Eyüp köyünde Sevindik oğlu Yar Ahmed, Müseyle köyünde Yar Ahmed oğlu Hancı Ahmed ile Yar Ahmed oğlu İsa, Değeryer köyünde Yar Ahmed oğlu Hubyar Derviş, İpsile köyünde Yar Ahmed oğlu Seydi Ahmed, Sığındu mezrasında ise Yar Ahmed oğlu Yusuf yaşamaktadır.
1574 tarihli belgede de Yar Ahmed isimleri devam etmekte. Bunlar, Kozlu köyünde Şah Ali oğlu Yar Ahmed, Ütük köyünde yine aynı isim yani Şah Ali oğlu Yar Ahmed, Eyüp köyünde Yar Ahmed oğlu Sevindik, Yar Ahmed oğlu Musa, Müseyle köyünde Yar Ahmed oğlu Can Ahmed, Yar Ahmed oğlu İsa, Değeryer köyünde Adil oğlu Yar Ahmed, Heze köyünde İsmail oğlu Yar Ahmed ile İpsile köyünde (nahiye merkezi) Yar Ahmed oğlu Seydi Ahmed ve Hüseyin oğlu Yar Ahmed dikkati çekmektedir.
Dört ayrı TAHRİR’de geçen Yar Ahmed lerin bir kısmının akraba oldukları kesin. Diğerlerinin ise, Hubyar ABDAL’ın babası Yar Ahmed’in saygınlığından dolayı konulmuş isimler olduğunu düşünmekteyiz. Dikkatimizi çeken en önemli husus ise Yar Ahmed isminin hem Alevî ve hem de Sünnîlerce kullanılmış olmasıdır.
1554 ve 1574 tarihli belgelere göre, Şeyhlü köyünde bulunan Mehmed ismindeki sipâhînin (atlı asker) baba adı Hubyar’dır. Şeyhlü köyünün neresi olduğunu tespit edemedik. Bu şahsın Hubyar Abdal’la yakınlığının olup olmadığını ise bilmiyoruz. Ayrıca bu tarihlerde burada ismi geçen sünni köylerin o tarihlerde Alevi olduklarını yörede yapdığımız araştırmalardan saptadık. Özellikle Değeryer ve etrafındaki köylerin o tarihlerde Pir Sultan Abdal’ın musahip kardeşi Sivas’taki Ali Baba Tekkesi’ne tabi oldukları gerek yaşlı insanların gerek se Ali Baba Tekkesi’ne ait vakıf belgelerinden anlaşılmaktadır. Gerek torun Hubyar Abdal’a Osmanlı Devleti’nce verilen Ferman ,Berat ve Belgeler ile gerekse Hubyar Sultan Ocağı’na verilen Beratlar, Belgeler; Gürgen Çukuru bölgesine yerleştikten sonra buraları ekmeye, biçmeye buralarda ürünler yetiştirmeye ve hayvancılık yapmaya başlıyor. Diğer yandan Hubyar Sultan Zaviye’nini tarihi geçmişi de Osmanlı yönetimi üzerinde manevi olarak bir etkisi olduğu belgelerden anlaşılmaktadır. Zaviye; ziyarete gelen taliplerle, yolculara, fakir fukaraya, buradan gelip geçenlere aş vermeye, zaman zaman inkitaya uğrasa da devam etmiştir. Öyle anlaşılıyor ki, bu etkinlik üzerine 1562 yılında Kanuni Sultan Süleyman emriyle bir ferman veriliyor ve bu bölgeden elde edilen gelirden vergi alınmaması , buradan elde edilen gelirin yapılan tekkeye gelir getirmesi buyruluyor. Hicri 990 yılı Miladi 1582 yılında Padişah III.Murat zamanında Hubyar Abdal’ ın oğlu Mustafa ‘ ya yazılı belge verilmiştir. Bu fermanda da Diğer fermanda olduğu gibi Gürgen Çukuru ve yöresi mülkünün Hubyar Evladına vakfedilmesine ve buradan elde edilecek gelirlerden vergi alınmaması yönündedir. Bu iki fermanın dışında hubyar Ocağına verilen beratlar bulunmaktadır. Bu beratlar hemen hemen her dönemde alınmıştır. Hubyar Abdal’a verilen ferman dayanak gösterilerek bu beratlar alınmıştır. Beratlarda Tekke bakıcılığı, tekkenin Şeyhliği görevleri mevcuttur.Bu belgelerin bir kısmını Osmanlı Arşivlerden çıkartmak mümkün olurken, bir çoğu da arşivlerin tasnif işlemlerini henüz tamamlayamamaları nedeniyle mümkün olmamıştır.

V. 1765-1779 YILLARINA AİT BELGE: 

Şeyh Hüseyin Efendi
Maliye Nazırına:
Sivas’ ta Tozanlı kazasında defnedilmiş Hubyar Sultan Türbe-i şerifesi Türbedarlığının (beratın yenilenmesi konusundaki isteği belirten ) Şeyh Hüseyin efendinin tarafımıza verdiği dilekçesi vakıflar nezaretine gönderilmiş ve bu konuda (Hubyar Sultan Türbesi Vakfına ve türbedarlık yönüne dair kayıt bulunmadığı ve yenilenmesi için dilekçe verildiği türbedarlık beratı olmayarak yükümlülükten muaf olmasına dair Padişah emri olduğu ve daha önceki takdim ettiği dilekçesiyle diğer evrakları da Maliye Hazinesinde mahfuz olduğu , şeyh Hüseyin Efendi’ nin elinde görülen derkenarlı varakadan anlaşıldığı ) Vakıflar nezareti tarafından takdim olunan tezkire ile (ifade ve beyan kılınmış) bahsedilen dilekçe, huzurlarımıza takdim edilmek üzere (zikredilen dilekçe ek olarak huzurlarına takdim) ekli olarak gönderilmiş olmakla (değerlendirme yapılarak gereği) gereğinin yapılması) bildirilmesiyle beraber bahsedilen dilekçenin iadesi) vakıflara arz edilmiştir.
Hazreti Müsteşarın onayına sunulmuştur.
Sivas Valisi ve Tozanlı Kadısına Hüküm ki;
Tozanlı Kazasına tabi Hubyar Abdal Zaviyesi vakfından, nefsi Tozanlı karyesinde Hubyar Abdal evlatlarından isimleri bilinen kimseler gelip bahsi geçen köy sakinlerinden ve isimleri anılanlardan İbrahim veled-i Ömer , Seyyid Abdi Veledi Mahmut, Seyit Hüseyin Veledi Zülfikar adlı şahıslar kendi hallerinde olmayıp bunları haksız olarak ehl-i örfe gamz (kanun adamlarına şikayet etmek) ve akçe-i vafireleri (fazla para) alınmağa bais ve parekende ve perişan olmalarına sebep olmalarıyla, daha önceleri üç defa Sivas kadısı huzurunda hiyn-i terafülarında (birbirleri aleyhinde davacı olma) müzevvir (yalancılık, sahtekarlık) oldukları şer’an zahir (ortaya çıkma) ve bundan sonra köylerinde bunlar, zulüm ve rencide etmemek üzere taahhüt ederek bir şerri delil verilmişken adı geçen şahıslar mütedeyyin (ıslah, yumuşama) olmayıp, şerri delillerine aykırı olarak zulüm ve rencide den uzak durmadıklarından malları diğer şekilde olduğun bildirip şerri delil gereğince yerine getirilip adı geçen şahısların şerri şerifin hilafına ve şerri delillere aykırı olarak ortaya çıkan zulüm ve haddi aşmaları şerri marifet gereği men ve def edilip , bundan sonra kendi hallerinde olmak üzere telyin (yumuşatılmak, ıslah edilmek) olunmak babında emr-i şerifim rica eyledikleri mahallinde şerri hükümle görülmek için yazılmıştır. 1179 Recep 30 (Miladi 1765)
Tozanlı Kazası Naibine Hüküm ki:
Tozanlı Kazasında bulunan Hubyar Tekkesi Vakfı’ nın evladiyet ve meşruiyet üzere hala berat-ı şerifimle mütevellisi olan Kaza sakinlerinden Mahmut bey oğlu Abdi (Allah Ömrünü uzun etsin) gelip bu Hubyar Tekkesi Vakfının mütevellisi olup, üzerine düşen görevi yerine getirip, tevliyeti işlerine dışarıdan dayanıksız (mesnetsiz) ve senetsiz müdahale olunmak icap etmez iken , çeşitli yerlerden ve kötü niyetli bazı kimseler dayanaksız ve beratsız tevliyet işlerine müdahale ve tecavüz kar davrandıklarını bildirip, bu şahısların, (mesnetsiz) dayanaksız ve senetsiz bu şekilde ortaya çıkan tecavüzlerini men etmek için emr-i şerifimin yerine getirilmesinin gereğinin yapılmasını mahallinde hukuka uygun olarak yerine getirilmesi için bu emr-i şerifim yazılmıştır. 1195 Cemaziyyelevvel 1 (Miladi 1779-1780)
Maruz-ı Daileridir ki:

Hususu atil beyanın mahallinde fasl ve hasmiycunkıbel-i şer-i den mezunen irsal olunan naibimiz es-seyid Abdurrahman Efendi ibn-i Hüseyin efendi Sivas Sancağı Kazalarından Hafik Kazası nevahisinden Tozanlı Kazası kurasından Hubyar karyesinde vaki Ali kethüda odasına varıp Karye-i mezbur imam , muhtar ve ihtiyar meclisi a’ zaları ve ceride-i şeriyede Makbulül esami müslümeyn huzurlarında akd-i meclis-i makud-u mezburda karye-i mezbur ahalisinden Mehdi bin-i süleymen nam kimesne mecli-i makud-u mezburda karye-i mezbur ahalisinden li ebeveyn er karındaşı iş bu bais-ül i’ lam Ali bin Süleyman nam şahıs mevacehesinde iş bu merkum ile cümle malımız mahlut ve müşterek iken tarih-i i’ lamdan on sene mukaddem mal-ı müşterekemizde Terlemez oğlu İsmail den 900 kuruş ve 750 kuruş Aladdin oğlu Hüseyin’den ve 90 kuruş, Köroğlu Mehmet den (ve) 264 kuruşu ve Alanlı Köse oğlu Hüseyin’ den (ve) 500 kuruşu , Celletoğlu Hüseyinden (ve) 450 kuruşu, Karabalçık Karyesinden Ali den (ve) 553 kuruşu, Cebeci Mustafa’ dan (ve) 750 kuruşu, Sokutaşı Karyeli Hasan’ dan (ve ) 1093 kuruşu, davarımız ki ceman yekun 5400 kuruşu mal-ı müşterekimizden nısıf hissem olan 2500 kuruşu hissem zimmetinde olduğundan talep ederim deyu badet- davay-ı ve’l istintak müdde-i aleyhe merkum Ali külliyen inkar etmekle müdde-yi mezbur Mehdi bila beyyine davadan men edildiğin Naib mumaileylz mahallinde ketb ve tahrir ve mea mürsel ümena-i şeri’yle meclis-i şera gelip ala vuku-u inha takrir eylediği tescil ve bi’l – iltimas huzur-u aliylerine ilam olundu. Fi’l emr bi hazreti menlehü’l emrindir. 1290 Şevval 25

VI. ABDÜLAZİZ BİN MAHMUT HAN’A AİT BELGE:
ABDÜLAZİZ BİN MAHMUT HAN
NİŞAN-I ŞERİF-İ ALİŞAN-I SAMIYYI’L-MEKAN
SULTAN VE TUĞRAY-I’ LGARRAY-I CIHANISTAN-I
HAKANI NEFEZE BI’L-AVNI’R-RABBANİ VE BI’L
HAKKI’S-SAMADANI ELMELIKU’L-MENNANİ HUK-
MÜ OLDUR Kİ :
Medine-i Sivas Nevahisinden Tozanlı nahiyesinde vaki Şeyh HOBYAR BABA nam sahibulhayrat binagerdesi olan zaviye’nin Meşihat cihetine müceddeden berat itasına dair varid olan inha üzerine kuyud? a bilmüracaat zaviye-i mezbüre vakfına ve Meşihat cihetine dair kayıd bulunmadığı ve arazisi temlik olunan zaviyey’i mezkure zevayay-ı kadimeden olarak Bin Yirmidokuz tarihinde emr-i şeri’e verildiği –Defterhane-i Âmirem derkenarlarından anlaşılmış ve bu makule zevayay-ı kadime’nin Meşihat cihetine berat i’tası mesbuku’l-emsal bulunmuş olmağla bu surette zaviye-i mezkure müceddeden cihat kalemine kayd-olunarak te-amul-ı kadimi vechile Meşihat ciheti için evlad-ı vakıf’tan işbu rafi’-i tevki’-ı reff’üşşan-ı hakani şeyh HIDIR zide salahuhu’ya bilnefs bila kusur eday-ı hizmet etmek ve zaviye-i mezburede it’am-ı ta-am ettirmek şartiyle bittevcih berat-ı alişan’ım ita
olunmak babında Evkaf-ıHumayunun Teftiş mahkemesiyle Müsteşarlığı taraflarından bıli’lam ifade olunmakla mucibince tevcih ve beratı i’tah olunmak fermanım olmağın Bin ikiyüz seksen dokuz senesi evahır-ı seferülhayrı tarihiyle bilkayd ba işaret-i şeyhülislami bu berat-ı hümayunumu verdim ve buyruldu müma ileyh sabikuzzikr Meşihat cihetine şart-ı mezkur üzre mutasarrıf ola şöyle bilesin alamet-i şerifeme itimad kılasın.
Tahriran fi elyevmit-tası aşar min şehri saferülhayr li seneti semani semanin ve mi’eteyn ve elf.
Evkaf-ı Humayun Hazine-i Celilesine
mahsus berat-ı alişan yazılmak için varaka’dır
Yalnız yirmi kuruş’tur.
Şeyh Hıdır ’ın daha evvelden Hubyar adına verilen fermanları götürerek ve kendisinin de Hubyar ın sülalesinden olduğunu ispatlayacak şahitleri de yanında götürerek almış olduğu Berattır. (Şahitler üç ilden ve yedi köyden ayrı ayrı kişiler olarak götürülmüş olup yaşlı Hubyarlılardan bu bilgiler alınmıştır.)
Bu beratların içeriği çok fazla açıklayıcı olmayıp esas eskiden verilen (Hicri 1029 yılı) ferman dayanak
gösterilmektedir. Dayanak gösterilen fermanın veriliş sebebi ise tam detaylı olarak anlatılmamaktadır.

HUVE’L-MU’İN
ELGAZİ ABDÜLHAMİD BİN ABDÜLMECİT HAN
NİŞAN-I ŞERİF-İ ALİŞAN-I SAMIYYI ‘ L MEKAN SULTAN VE
TUĞRAY-I GARRAY-I CIHANSITAN HAKANI NEFEZE BI’L –
AVNI’R-RABBANI HÜKMÜ OLDUR Kİ:
Evkaf-ı mülhaka’ dan Sivas’ta Tozanlı Nahiyesinde Şeyh HOBYAR Tekkesinin Şeyh-ı Tekiyye cihetinin tevcihine dair varid olan inha üzerine kuyud-ı lazimesi bi’l ihrac muamele-i kalemiyesi ledel’icra cihet-i mezkure mutassarıfı evlad-ı vakıf’tan Şeyh HIDIR ‘ ın müsinn ve alil olması cihetle bilrıza ferag ve kaar-ı yed’ inden ledel imtihan ehliyeti zahir olan kebir oğlu işbu rafı’-ı tevki’-ı refi’ işşan-ı hakani MUSTAFA zide salahuhu uhdesine tevcihi Mahkeme-i Teftiş ile Meclis-i Meşayih’ten tanzim kılınan i’lam ve mazbata ve taraf-ı şeyhülüslami’den keşide kılınan işaret üzerine Makam-ı Nezaret-ı Evkaf-ı Humayunum ‘ dan ba telhis ifad kılınmağla mücibince tevcih olunmak fermanım olmağın Bin Üçyüz Yirmiüç senesi Rebi’ ulevvelinin Onbirinci günü tarihinde bu berat-ı humayunumu verdim ve buyurdum ki müma cihet-i mezkureye bilnefs bila kusur eday-ı hizmet etmek ve terk ve tekasül vuku bulmamak şartiyle mutasarrıf ola. Tahriren Fi’ l-yevmissalis-aşar min şehr-ı Rebi’ulevvel lı senet-ı selase ve ışrin ve selasemi ’ et ve elf.
Evkaf-ı Humayun Hazine-ı
Celilesine mahsus berat-ı
alişan yazılmak için varaka’dır.
Yalnız 5 Kuruş’tur.
Sahifenin arkası :
Sivas 1890 1500 320 Muhasebe 321/1494 No.19089 Evrak 5545
İşbu beratta muharrer Meşihat cihetinin ma’a varaka baha harcı olan
Elli ALTI Kuruş’un 1 Kanunuevvel 320 tarihiyle teslim-ı hazine kılındığı kayden
anlaşılmıştır.
Evkaf-ı Humayun 5 Mayıs 321
Muhasebesi CEMAL
Sivas Evkaf Siciline (374) kaydolunmuştur.
Kalem-ı cihat-ı Evkaf-ı Humayun
Esas 3/2 1558
Hubyar Abdal’dan Şeyh Hıdır Oğlu Şeyh Mustafa ya verilen bu berat , Osmanlının son döneminde verilmiş olup Hubyar Ocağı na verilen son berattır. Verilen bu berat yine bir önceki verilen berat ve fermanlara dayanak gösterilerek verilmiştir.
VII. 1678-1704-1706-1718 YILLARINA AİT HUBYAR KÖYÜ İLE İLGİLİ BELGELER
Tekriye (Değeryer) in bir arazisi durumundadır. Köyün ismi ise Gürgen çukuru olarak geçmektedir. Bu tarih de köyde üç hane bulunmaktadır Bunlardan birisinin aile reisi Hubyar Derviş’ in oğlu Mustafa , Diğeri Ali oğlu Cafer , üçüncüsü ise Cafer’in kardeşi Erdoğan dır. Bu üç hanenin geliri; Divani 6600 dür.Hubyar Derviş’ in bu tarihte (1572) hayatta olduğu ancak bölgede bulunmadığı düşünülmektedir. Yanında bulunan şahısların kim olduğu konusunda ne rivayet olarak ne de belgelerde herhangi bir bilgeye rastlanılamamıştır. Hubyar Köyüne ait elimizde bulunan bir başka belgede , Hubyar Köyü ile Cağcek köyünün bir arazi anlaşmazlığının mahkemeye intikal etmesidir. Bu belge Nisan 1678 tarihine aittir. Belge şöyledir.
Yazının kaleme alına ması nedeni şudur ki:
Aşağıda belirtilen durum yerinde dinlenmek için, bana hitaben yüce emir geldiğinde ; yerine getirmek üzere , daima takdir edilen ve hukuk yönünden bilinen Ali oğlu Mevlana Ömer Efendi ta’ yin ve mahaline gönderildi. O da yazının alt kısmında adları belirtilmiş Müslümanlarla, Tokat şehrine tabi Tozanlı nahiyesinde bulunan , hayır sahibi Ölü Hubyar Dede isimli kimsenin tekkesi arazisinde ; aşağıdaki şekilde , tartışma ve ihtilaf konusu arazi üzerine gidilip , Hukuk Meclisi kurulduğunda , adı geçen ölünün çocuklarından , tekke bakıcısı olan iş bu yazıyı yazdırmış bulunan : Muhammet oğlu Ahmet Dede , Kenanoğlu Derdiyar Dede, Ali oğlu Mehdi Dede, Himmet oğlu Mahmut, Kenanoğlu Kamber adlarındaki kimseler fi’ li olarak Sivas Müteselsimi olan Nasuh Ağa tarafından , adı geçen durum için mübaşir tayin olunan Muhammet ağanın mübaşirliğinde , Korunmuş Sivas şehrinde , Ahmet’ in kalesi Kethüdası olup (bir daire veya bir yerin idarecisi) adı geçen tekkenin yakınlarında, Cağcek adlı köyün tımarına mutasarrıf olan ( araziden gelir sağlamasına hak tanınan ) Yayha beyki ve Ali Bekli isimli ekin tarlasında oturmuş Hasan oğlu Çelebi, Mahmut oğlu Abidin, Ali oğlu Rüstem, Osman oğlu İmam Mustafa, Mustafa oğlu Muhammet adlarındaki kimseler ; sözü edilen toplantı meclisine getirilerek , yüzlerine karşı her bir savunma ve ifadelerini şu şekilde dile getirmişlerdir: Geçmiş zamanların Padişahlarından bazıları tarafından büyük babamız , adı geçen ölü Hubyar Dede ‘ ye mülk olarak verilmiş bulunan Gürgen Çukuruna bağlı yerlerden İşbir Çam Alanı isimli yerde olan arazinin sınırları “Nohudan cari sudan Cağcek Çatağına ve oradan Kireçli pınara, ve oradan Sarıyar tepesinde olan Göç yolu ve oradan Karatepe boynu ve kuradlık ve oradan Sokarık Kayası ve Yalnız pınar ve Çerkez Kayası ve oradan Kapılı Kayave Asa Pınarına “ önce bu sınır ile sınırlı araziyi Büyük Babamız ihya etmiş ve kırk sene kadar mülkiyet üzere kendisi ekip biçmiş ve Tekkesine gelen misafirlere yemek vermek ikramında bulunmuştur. Vefatından sonra ise Çocuklarına ve çocuklarının çocuklarına ; misafirlere yemek vermek koşulu ile vakıf yaparak şartlar koymuştur. Bunlar dışında kimseden herhangi bir müdahale olmamış iken, yazının tarihinden yedi yıl kadar önce(1671) , adı geçen Yahya Beyki ve işte ortağı olan Ahmet Ağa ; sözü edilen Çam alanı , tımarımız (bizlere geliri tescil edilen) Cağcek adlı köyün toprağıdır., diyerek bir çeşit müdahalede bulunurlar. Kendilerinden bunun sorulmasını ve ellerinin çekilmesini dileriz dediklerinde , sorular sorulduktan sonra , adı geçen Yahya Beyki ve sözleri edilen Çelebi ve Abidin , Rüstem, Mustafa, ve Muhammet , yukarıda belirtilen Çamaltı tımarımızın kapsamındaki Cağcek arazisinden olması nedeniyle araya girme karışma hakkımızdır diyerek tartışma konusu olan arazi; Tekkenin sınırları içinde olduğunu inkar etmeden , adları geçen iddiacıların yani Ahmet Dede, Mehdi, Derdiyar, Mahmut ve Kamber ‘den , açıklamalarına dayanak olabilecek kanıtlar istenildiğinde , Diyurkin isimli köyden Memi oğlu Muhammet, Osman……..Himmet Çavuş (Kunik oğlu), İsmail oğlu Es seyit İbrahim, Beykideli isimli köyden de Rıdvan oğlu Es Seyyid Veli adlı kimseler, tanıklık etmek üzere Meclise getirildiler., yasal tanıklık işleminden sonra ; gerçekten iş bu Gürgen Çukuru ve ona bağlı ekin arazisi olan Çam alanı isimli arazi’ nin sınırları “Nohudan cari sudan Cağcek Çatağına ve oradan Kireçli pınara, ve oradan Sarıyar tepesinde olan Göç yolu ve oradan Karatepe boynu ve kuradlık ve oradan Sokarık Kayası ve Yalnız pınar ve Çerkez Kayası ve oradan Kapılı Kayave Asa Pınarına “ adı geçen sınırlar dahilinde olan…..zaman sözü edilen Vakıf Kurucusundan bugüne kadar ; sözleri edilen Tekke bakıcıları ; vakıfname uyarınca ellerinde bulundurmuşlar ve daha sonra konu edilen ……….sahiplerinden hiçbir karışma olmamıştır. Burası vakıf arazisinindir. Ve bizler bu hususta şahidiz ve buna dair tanıklık ederiz diyerek ifade vermişlerdir. Bunun üzerine gerekli tanıklık işlemlerinden sonra şahitlikleri kabul edilmiş ve adları geçen Yahya Beyki, Çelebi, Abidin, Rüstem, Mustafa, ve Muhammet, konu olan çam alanından ellerini çekmeleri tembih edildi ve tartışma konusu olan arazi ;; vakıf olarak bırakılıp , durum adı geçen Mevlana tarafından yerinde yazıldıktan sonra getirilen Ebubekir oğlu Muhammet ve Ahmet oğlu Ömer adlarındaki kimseler Hukuk meclisinde bilgilendirilerek talep edilen durum tescil edildi. 1089 yılı Cemaziyülevvel sonları (Nisan 1678)
Tanıklar; Muhammet oğlu Osman Beşe
Muhammet oğlu Abdünnebi
Muhammet oğlu Ahmet
(Diğerleri saifenin alt kısmında kesik kelimeler şeklinde ve okunmamaktadır.)
Bu belgeden anlaşılan şudur ki;
1.Bu tarihte yani 1678 tarihinde Hubyar’ın Torunlarının oğulları hayattadır.Bunlar:
Kenanoğlu Derdiyar
Kenanoğlu Kamber
Alioğlu Mehdi
Himmetoğlu Mahmut (Himmet Hüseyin Abdal’ ın oğludur.
2.Bu olay yaklaşık olarak Hubyar Abdal’ın ölümünden 100 yıl sonra meydana gelmiştir.
3..Bu belgeden ilk defa Hubyar Köyünün ilk arazi sınırları net olarak gösterilmiştir.
4.Hubyar’ ın söz konusu bu arazi üzerinde kendi adına bir Vakıf oluşturduğu ortaya çıkmaktadır.
5.Bu olay esnasında diğer Hubyar Abdal torunlarının oğullarının isimlerinin olmaması ilginçtir. Ancak bunların söz konusu davaya müdahil olmadıkları ve içlerinden bu kişileri temsilci olarak gönderdikleri düşünülebilir.
Görev olarak Sivas Vilayeti Valisi olan Abdi Paşa Hazretleri ve Paşanın tayin ettiği ve aşağıdaki hususlar için görevlendirdiği Mübaşir Hüseyin Ağa marifetiyle Tokat kazasına bağlı yerlerden Tozanlı Nahiyesinde Ali Bekli isimli köy ahalisinden olup rahmetli Şey’ullah adlı vakıf kurucusu evlatlarından bu yazının sahipleri Ali oğlu Ebubekir, Mustafa oğlu Hüseyin,Ömer oğlu Osman, Rüstem oğlu Mahmut ve diğer Hasan oğlu Hüseyin adlarındaki kimseler ; İslam yasaları Meclisine; adı geçen Nahiyede Hobyar adlı vakıfın evlatlarından (vakıf kuran’ın çocuklarından) olduklarını…….olanlardan Veli oğlu Ali, Hıdır oğlu İsa, Halil oğlu Recep ve diğer Ali ve Beyzade oğulları İsmail kimseleri hazır bulundurarak,önlerinde her birileri……..ve söz söyleyip; adı geçen Nahiyeye bağlı Tekriye ve Kiyse isimli köylerin ve onlara bağlı ekin tarlalarının maliklerinden olarak elimizde bulunan defter suretinden; dört pay’da bir pay Ali Baba vakfı ve bir pay Haydar oğlu Hasan ve Şah Ağa Hatun vakfı ve iki payı Büyük Atamız Şey’ullah adındaki vakıf kuran’ın evladına ve evlad evladına vakıf ve şartu ile; bu günlere kadar, yüz elli yıldan fazladır evladiyet ve şartname uyarınca, adı geçen vakfı gelirlerine sahip olup, Hobyar çocuklarının bizim vakfımızla hiçbir şekilde ilgileri olmayıp ancak defter suretinde zikriye toprağı ile Otuz Kile tohum kapasiteli arazisi Hobyar Dervişin tekkesine kaybolmuş iken, adları geçenler buna kanaat etmeyerek (yetinmeyerek) bilinen ve ağızdan ağıza söylenenin aksine; bizim de Şey’ullah Vakfında hissemiz vardır diye……. bizleri rencide ederek işlerimize karışmaktadırlar…sorgularının yapılıp cevaplarının kaydedilmesini ve elimizde bulunan suret ve içeriği kanıtlanmış belgeler uyarınca engellemeleri ve uzaklaştırılmalarını diliyoruz;diye amaçlarını açıklayınca,sorgulardan sonra….cevaplarında; gerçekten iddia sahipleri:Şey’ullah evladından olup ve bizler Hobyar evladından olmakla, çok eski zamanlardan bugünlere kadar Şey’ullah vakfına, ecdadımız ve bizler müdahale ettiğimiz yoktur (karışmış değiliz )ancak,defter suretinde tekkemize kaydolunmuş bulunan Otuz Kilelik araziye sahibiz,hiçbir şekilde davamız oktur diye her biri itiraf ve ifade den sonra, olayı yakından bilen yaşlı ve ihtiyarlardan: İbrahim oğlu Hacı Bektaş, Molla Osmanlar Hasan ve El-Seyyid Ömer Çelebiler,Abdurrahman ve Hüseyin, Sefer oğlu Ali, İbrahim oğlu Ahmet Bey, İbrahim oğlu Abdülkadir Ağa,Ali oğlu Yusuf, Ali oğlu Salih Bey, Osman oğlu Ömer, Ali oğlu Seyyid Mahmut, Ömer oğlu Seyyid Muhammet, Veli oğlu Osman,Mahmut oğlu Himmet, Hasan oğlu Halil ve Arslan oğlu Murat adlarındaki kimseler: Şahitlik için ilçe salonunda hazır olup verdikleri cevaplarda;iddia sahipleri ve….Şey’ullah evlatlarından olup, çok eski zamanlardan bugüne kadar Şey’ullah vakfına, şartname uyarınca, dedelerden çocuklarına ve torunlarına gelene kadar sahiptiler, Hobyar evladı ise ancak defter suretinde belirtilen otuz kilelik araziye maliktir ve Şey’ullah vakfından hisse ala gelmedikleri bilinen ve ağızdan ağıza söylenen bir durumdur, diye her birileri yasal şahitliği ettiklerinde, adları geçenlerin bu tanıklıkları kabul edilmiş ve bu tanıklık üzerine Hobyar evlatları Şey’ullah Vakfına karışmamak üzere adı geçenlere uyarılar yapıldıktan sonra, talep edilen husus yazı ile tescil edildi.Bin yüz on altı yılı Recep ayının başı (Miladi 1704 yılı Ekim ayı ).
Tanıklar : El-Seyyid Şeyh Mustafa Efendi
El-Şeyh Ebubekir Efendi
Osman Ağa
Muhammed Ağa
İbrahim oğlu Abdülkadir Ağa
Çeribaşı Yusuf Ağa
Müezzin zade Receb Ali
Halil oğlu Hasan Bey
Bu belgeden çıkan sonuçlar;
1. Bu belge 1704 yılı Ekim ayında düzenlenmiştir
2.Bu belge Ali beyli isimli köyde bulunan ve şeyhullah evlatlarının arazilerine Hubyar evlatlarının müdahaleleri üzerine görülen bir dava evrakıdır.
3. Bu belgeden anlaşılan ve 1704 yılında Hubyar Köyünde hayatta olanlar ve bu davaya karışan kişiler şunlardır;
Velioğlu Ali
Hıdıroğlu İsa
Haliloğlu Recep
Ali ve Behzad(Beyzade) oğulları İsmail
4. Bu belgeden Değeryer(Tekriye) ve Gibis’(Kiyse) in bir kısmının Sivas da bulunan Ali Baba dergahına bağlı oldukları anlaşılmaktadır.
5.Bu dava neticesinde Hubyar Evlatlarının adı geçen araziden çıkmaları ve uzak durmaları karara bağlanmıştır.
BELGENİN ÇEVİRİSİ;
Aşağıda beyan edilen husus’un yeniden görüşülmesi hakkında Yüce Padişahlık Makamından değerli ve muhterem Sivas Valisi Abdi Paşa’ya ve buna gönderilmiş bulunan fermanlara uyulurak Vezir Hazretlerinin makamında kurulan Hukuk Meclisinde; adı geçen Vilayete bağlı Tokat Kazasına tabi Tozaklı Nahiyesinin Ali Bekli isimli köyde oturanlardan; rahmetli Şey’ullahın (babası Cüneyd, onun da babası Şehid İbrahimdir) evlatlarından olup aşağıda sözü edilen vakfın gelirlerine, evlatlık sıfatları ve şartname gereği sahib olanlardan işbu yazıyı gerçekleştiren Şey’ullah oğlu Ali Bey oğlu Çelebi oğlu Hasan oğlu Rüstem oğlu Binyad oğlu mustafa oğlu Hüseyn ve diğer amca oğulları Rüstem oğlu Mahmud, Ömer oğlu Osman, ve diğer Abidin oğlu Mahmut, Hüseyn oğlu Ömer, Abdurrahman oğlu Ahmed, Himmet oğlu Mustafa adlarındaki kimseler; Sivas şehrinde kurulmuş bulunan, adı geçen Mecliste; sözü edilen Nahiyede oğlu Hobyar……. evladlarından Himmet oğlu El-Seyyid Mahmud isimli hazır bulundurmak üzere getirterek………… her birleri davacı sıfatıyla söz alarak dediler ki: elimizde bulunan şu tuğralı tapu Senedinin suretinde yine adıgeçen nahiyede olan Terkiye ve Kebsi adlı köyler ve onlara bağlı ekin tarlalarının………. ve Şah Ağa ve Şah Bole Hatuna ve iki çeyreği büyük atamız, adı geçen Cüneyd oğlu Şey’ullah’ın mülkü olup, yukarıda sözü edilen iki çeyrek mülk’ün veraset yolu ile öz oğlu olan Ali, Bey’in öz oğlu Çelebi’nin öz oğlu Hasan adlı kimseye intikal edip, adı geçen Hasan dahi Dokuz yüz Kırk dokuz tarihiyle (1542 Miladi yılı) tarihlenmiş işbu elimizdeki geçerli Vakıf belgesin de belirtilmiş olduğu üzere; adları geçen iki köyün iki çeyreklik mülklerini vakıf yapmış ve gelirlerini çocuklarına, onların da çocuklarına, o çocuklarının da çocuklarına ta ki birbirlerini izlerken onlardan kimse kalmayınca bu kez vakıf kadınlara geçerek onlarda da arka arkaya birbirlerine; soyları devam ettikçe intikal edecektir diye yazılı şartlar halinde mevcuttur.Ve bu Vakıf Hasan’ın evladından olmamız nedeniyle ve yazılı şartlar uyarınca, adı geçen tari